amasyanın tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amasyanın tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Şubat 2011 Pazartesi

Kızıl Kule

Kızıl Kule

Kızıl Kulenin içinden geniş açıyla kızılkuleye ve kaleye bakışAlaaddin Keykubat 1221 yılında Alanya'yı fethettikten sonra öncelikle Türk Deniz Hakimiyetinin en büyük sembolü olan Alanya Kalesinin gerdanlığı Kızılkule'yi yaptırmak için Kettanizade EburRahaoğlu Halepli Ebu Ali'yi görevlendirir. Ebu Ali o devirde kale ve kule yapımında son derece uzman bir kişidir. 1215 yılında Sinop Kalesinide o yapmıştır. Alaaddin Keykubatın Alanya'yı fethinden 5 yıl sonra Kızıl Kule'nin yapımı tamamlanır. Kızılkule 8 köşeli 5 katlı en doğu yönündeki yerden yüksekliği 33 m. batı cephesindeki yerden yüksek­liği ise 30 m. dir. Kendi muhteşemliği ve büyük­lüğünün yanı sıra askeri konu­mundan dolayı giriş kapısı o nisbette küçüktür. Her kim girerse (çocuklar hariç) başını eğmeden geçemez. Kızıl Kuleye göre devede kulak misali bu kapıdan içeri girdiğimizde sizi güler yüzle karşılayan Müze görevlisinden rica ederek Kızıl Kule'nin kocaman kilidini görmeyi ihmal etmeyiniz. Birinci kat Alanya ve yöresinden toplanan Etnoğrafik eserlerden oluşan bir Müze görünümündedir. Birinci katta Kule'nin tam ortasında yine Kule gibi sekizgen şeklinde dördüncü kata kadar yükselen Kule'nin omurgasını oluşturan aynı zamanda askerlerin su ihtiyacını karşılayacak olan sarnıç görevini üstlenmektedir.

Kızıl Kulenin Birinci kat gezilip yükseklikleri o zamanki askerlere göre yapılmış sayıları 87'ye ulaşan yüksek merdiven basamaklarından diğer kat­lara doğru yol alalım. Her katın kendine has özelliği vardır, kimileri ok atmak için, kimileri harp zamanında kızgın yağların döküldüğü mazgal delikleriyle süslenmiştir. Dördüncü kata çıktığınızda koca­man bir boşluk, boşluğun tam ortasında zemin kattan beri yükse­len sarnıcın (su kuyusunun) ağzını görürsünüz. Bu kattaki boşlukta senenin muayyen günlerinde açılan sanatsal sergiler açılmaktadır. Bu kattan sonra son kat olan beşinci kata çıkıp Kule etrafında 360 derece dönüp güzel Alanya'yı doya doya seyredebilirsiniz. Kule'den Kale'ye açılan bir kapı vardır. Eskilerde bu kapıdan çıkıp iç Kalede bulunan Sultan Sarayına kadar emniyet içinde dar bir yolla burçların arasından gidilebiliyordu.
Kızıl Kule GörünümBu yıl Müze Müdürlüğü taraf ından yapılan bir çalışma yla yine bu kapıdan ilerleyerek çevreyi en iyi bir şekilde gözleyebilirsiniz. Şimdi gelelim Kızıl Kule üzerinde değişik yerlerde bulunan kitabelere: Küçük giriş kapısının sağ üst bölümü nde 50x50 ebadındaki küçük kitabe­de aynen şöyle yazılıdır. "Bunu Kettanizade Ebür Rahaoğlu Halep'li Ebu Ali yaptı. "Tanrı kendisini yarılgasın". Aşağı yukarı bu kitabeyide inceledikten sonra kulenin güney tarafına düşen yüksekçe bir yerinde yine som mermer üzerine yazılmış bir kitabe daha göreceğiz. Selçuklu sülüsü ile yazılı bu kitabenin Türkçesi aynen şöyledir. " Bu mübarek burcun yapılmasını efendimiz büyük sultan, ulu şehin şah, ümmetlerin hakimi, cihan sultanlarının sultanı, Allah'ın kullarının muhafazacısı, tanrı beldelerinin hamisi, din ve dünyanın yücesi, islamın ve müslüman-ların yardımcısı, alemlerde adaletin dirilteni, mazlumları zalimlerden ayıran yerlerde tanrının gölgesi, kahredici devletin celali, galip devletin medetçisi, adalet ve insafın dirilticisi, kara ve iki denizin sul­tanı,insücinin sığınağı, doğu ve batının koruyucusu, Selçuk ailesinin tacı, Meliklerin ve sultanların efendisi, fatih babası, emirül mü'minin burhanı, Kılıçarslanın oğlu, Kızıl Kule İçiKeyhüsrevzade Keykubat Tanrı saltanatını muhallet etsin emretti " Şimdi gelenlerin göremedikleri iki kitabe daha var, aslında bu kitabeleriide görmek mümkün, Kule'nin kuzey yönüne dolaşıp başınızı yukarı kaldırırsanız görmeniz mümkün olabilir. Bu kitabenin Türkçeside aynen şöyledir " Bu mübarek burcun yapılmasını 623 yılı (1226) Rebiülahırının (ay takviminin 4. ayı, küçük mevlit ayı) başında mevlamız yüce sultanı, büyük padişah, Ümmetlerin hakimi, karanın ve denizin sultanı, din ve düny anın alisi, kılıçarslanzade keyhüsrevin oğlu fetih babası emirül mü' minin burhanı keykubat emretti. "Tanrı saltan atını muhallet eylesin". Dördüncü Kitabenin de kuzey yönde 5. kat seviyesinde olduğunu görebilirsiniz. Kale'ye açılan bir kapı vardır. Eskilerde bu kapıdan çıkıp iç Kalede bulunan Sultan Sarayına kadar emniyet içinde dar bir yolla burçların arasından gidilebiliyordu.
Kızıl Kule Gece Geçen yıllarda Müze Müdürlüğü taraf ından yapılan bir çalışma yla yine bu kapıdan ilerleyerek çevreyi en iyi bir şekilde gözleyebilirsiniz. Şimdi gelelim Kule üzerinde değişik yerlerde bulunan kitabelere: Küçük giriş kapısının sağ üst bölümü nde 50x50 ebadındaki küçük kitabe­de aynen şöyle yazılıdır. "Bunu Kettanizade Ebür Rahaoğlu Halep'li Ebu Ali yaptı. Tanrı kendisini yarılgasın.
Aşağı yukarı bu kitabeyide inceledikten sonra kulenin güney tarafına düşen yüksekçe bir yerinde yine som mermer üzerine yazılmış bir kitabe daha göreceğiz. Selçuklu sülüsü ile yazılı bu kitabenin Türkçesi aynen şöyledir. " Bu mübarek burcun yapılmasını efendimiz büyük sultan, ulu şehin şah, ümmetlerin hakimi, cihan sultanlarının sultanı, Allah'ın kullarının muhafazacısı, tanrı beldelerinin hamisi, din ve dünyanın yücesi, islamın ve müslüman-ların yardımcısı, alemlerde adaletin dirilteni, mazlumları zalimlerden ayıran yerlerde tanrının gölgesi, kahredici devletin celali, galip devletin medetçisi, adalet ve insafın dirilticisi, kara ve iki denizin sul­tanı,insücinin sığınağı, doğu ve batının koruyucusu, Selçuk ailesinin tacı, Kızıl Kule ve Atatürk BüstüMeliklerin ve sultanların efendisi, fatih babası, emirül mü'minin burhanı, Kılıçarslanın oğlu, Keyhüsrevzade Keykubat Tanrı saltanatını muhallet etsin emretti " Şimdi gelenlerin göremedikleri iki kitabe daha var, aslında bu kitabelerinde görmek mümkün, Kule'nin kuzey yönüne dolaşıp başınızı yukarı kaldırırsanız görmeniz mümkün olabilir. Bu kitabenin Türkçesi de aynen şöyledir " Bu mübarek burcun yapılmasını 623 yılı (1226) Rebiülahırının (ay takviminin 4. ayı, küçük mevlit ayı) başında mevlamız yüce sultanı, büyük padişah, Ümmetlerin hakimi, karanın ve denizin sultanı, din ve düny anın alisi, kılıçarslanzade keyhüsrevin oğlu fetih babası emirül mü' minin burhanı keykubat emretti. Tanrı saltan atını muhallet eylesin.
Dördüncü Kitabenin de kuzey yönde 5. kat seviyesinde olduğunu görebilirsiniz. Kızılkule 1948 yılına gelinceye kadar doğa şartları ile mücadele etmiş, ancak tuğla ile örülmüş kısımların erimesinden çok büyük hasara uğramıştır. Zamanın Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in büyük ilgisini çekip restore ettirilerek bu günkü halini almıştır.

18 Şubat 2010 Perşembe

Yaşayan Gölün Kıyısında.....GÖLYAZI

Puslu sularıyla Bursa’nın dingin zamanlara açılan kapısı Uluabat Gölü’nün üzerinde yeşil bir yarımadaya kurulmuş, küçük bir balıkçı köyü Gölyazı.





İznik Golü ile birlikte Bursa’nın iki mavi gözünden biri olan Apolyont’a, zamanın hızlı akmadığı çok eski bir göl köyüne gidiyoruz. Toprağı eşelesen tarihin fışkıracağı köyde, hayatın kaderini gölün dingin ve puslu suları çiziyor. Balıkçı kadınlarıyla ünlü köyün sazlıklarından yayılan hışırtılar, insanı geçmişin hikâyelerine götürüyor. Gölyazı, konuklarına telaşsızlığı ve sakinliği yeniden öğretiyor...



ZAMANIN AKMADIĞI YER



Bursa’dan İzmir’e uzanan karayolunun 35. kilometresindeki Gölyazı levhaları, zeytinlikler eşliğinde kıvrıla kıvrıla Apolyont’un kıyısına çıkarıyor yolcularını. Uluabat Gölü ya da eski adıyla Apolyont’a uzanmış ince uzun bir yarımadanın üzerine kurulu kırmızı kiremit çatılı evleriyle Gölyazı, zarif bir kadının boynundaki alımlı bir kolyeyi andırıyor ilk bakışta. Gölün kuzey kıyısında, küçük bir yarımada ile hemen karşısındaki adacığın üzerine kurulan köyün iki yakası, ince uzun bir taş köprüyle birbirine bağlanıyor. Modern zamanlara inat Gölyazı’da son sözün hâlâ doğada olduğu açıkça görülebiliyor. Tektonik bir çöküntü sonucu oluşmuş, 156 kilometrekare büyüklüğündeki Uluabat, en derin yeri 10 metreyi geçmeyen sığ bir göl. Kış aylarında dört metre kadar yükselen göl suları, köyün iki mahallesini birbirine bağlayan yarımadayı daraltarak bir ada görünümüne büründürüyor. Apolyont’a yolunuz kıyılarının kır çiçekleriyle kaplandığı ilkbahar aylarında düşerse, onu ömrünüzde hiç görmediğiniz kadar çok kuş türüyle tanıştığınız yer olarak hatırlayacaksınız muhtemelen. Kıyıları, tahıl tarlaları ve meyve bahçeleriyle çevrili gölün sığ suları, su kuşları için çok zengin bir besin kaynağı sunuyor. Göçmen kuşların önemli geçiş yollarından biri olan göl, kapı komşusu Manyas Kuş Cenneti ile birlikte yaban hayatı için eşsiz bir ekosistem oluşturuyor.





Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile koruma altına alınan Uluabat Gölü, çevresinde barındırdığı nadir bulunan kuş ve canlı türlerinin yanı sıra, içinde barındırdığı balık türleri ve su canlılarıyla da önemli bir doğal alan. 90’lı yılların sonunda ‘ölüyor’ denilen göl, doğaseverlerin uzun soluklu çalışmaları sonucu hayata döndürülmüş. Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından ‘yaşayan göl’ ilan edilen Uluabat; küçük karabatak ve bıyıklı sumrunun Türkiye’deki en önemli yaşam alanı kabul ediliyor. Alacabalıkçıl, kaşıkçıl, patka, gecebalıkçılı, çeltikçi, sakarmeke ve kızılgerdan gibi nadir görülen kuş türlerinin de barınağı.





SANDAL YAŞAM DEMEK



Gölyazı’da, gözün gördüğü tüm açılara rengârenk sandallar yerleştirilmiş. Her üç evden birinde sandal olması, balıkçılığın önemli bir geçim kaynağı olduğunun kanıtı. Ağ onarmak, sandal boyamak, olta hazırlamak, balık almak ya da satmak günlük yaşamın olağan bir parçası. Köy kahvesi, yaşlı balıkçıların gençlere av deneyimlerini öğrettiği bir okul işlevi görüyor. Hastaları doktora yetiştiren, bahçe mahsulünü evlere ve pazarlara taşıyan, sevgilileri birbirine kavuşturan ve çocukları gezdiren sandallar, Gölyazı halkı için hayatın ta kendisi demek...





APOLLON’UN DÜŞÜ



1920’li yıllara kadar küçük bir Rum köyü olan Gölyazı’nın kuruluşu, 2 bin 500 yıl öncesine uzanıyor. Adını kehanet tanrısı Apollon’dan alan Apollonia’nın antik temelleri üzerine kurulan köy, sadece doğaseverlerin değil; tarih meraklılarının da ilgisini çekecek köşeler saklıyor. Şimdiki yerleşimi çevreleyen 800 metre uzunluğundaki antik surlarda, Helenistik kapı ve kule kalıntılarına rastlamak mümkün. Roma döneminden kalma 4 bin kişilik antik tiyatro, güney yamaçtaki Zambaktepe’de; antik su kemeri ve mezar yapıları, Deliktaş mevkiinde yer alıyor. Henüz arkeolojik kazı çalışması yapılmamış asıl esrarengiz antik kalıntılar ise, Gölyazı çevresindeki adacıklarda gizli. Yörede bulunmuş sikkelerde tasvir edilen Apollon Tapınağı’ndan kalma harabelerin, antik kentin 500 metre kadar kuzeyindeki Kız Adası üzerinde yer aldığı yaygın bir rivayet. Bölgedeki kazılarda ortaya çıkarılmış antik yapı parçaları, heykel ve sikkeler Bursa Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.





Gölyazı’nın tarih yüklü sokaklarında gezinirken yöre halkından dinleyebileceğiniz ilginç bir de öyküsü var bölgenin. Rivayete göre; Apolyont’un en eski sahibi olan Apollonia Kralı’nın çok güzel bir kızı varmış. Günün birinde, komşu krallık Melde’nin prensi güzel kraliçeye âşık olmuş. Ancak prensesin gönlü olmadığı için, varmamış prense. Kral, Apolyont Gölü kıyısındaki bir tepe üzerine saray yaptırarak orada saklamış kızını. Buna çok sinirlenen Melde Kralı, Mustafakemalpaşa Nehri’nin yatağını değiştirterek, Apollonia’nın sular altında kalmasına yol açmış. İşte bugünkü Gölyazı Yarımadası da tarihteki bu su baskını nedeniyle oluşmuş. Nihayetinde bir aşk hikâyesi sonucu oluştuğuna inanılıyor Gölyazı’nın…





TENEKELERDEN FIŞKIRAN ÇİÇEKLER



Yapılan araştırmalar, eski köy evlerinin pek çoğunun yapımında antik çağdan kalma taşlar kullanıldığını kanıtlamış. Taş ve ahşabın uyumlu birlikteliğini yaşatan köyde, Gölyazı mimarisinin antik çağdan Osmanlı’ya uzanan kronolojik evrelerini izlemek mümkün. Bacaları hâlâ tüten, iki katlı, cumbalı Rum evlerinin en güzel süsü, kapı önlerine dizilmiş tenekelerden fışkıran rengârenk çiçekler... Mübadele yıllarında bölgeye yerleşen Selanikli göçmenler yörenin sakinleri olmuş. 1980 yılında SİT alanı ilan edilerek koruma altına alınan 90 kadar Rum evi ile köy meydanındaki kilise ise Gölyazı’nın önceki sakinlerinin derin izlerini yaşatmayı sürdürüyor.





PUSLU SULARDAKİ BALIKÇI KADINLAR



Marmara Bölgesi’ne tipik bir Ege ya da Akdeniz balıkçı köyü havası katan Gölyazı’daki yaşamın bir başka rengi, yüzyıllardır yaşayan kadın balıkçı geleneği. Köy meydanında tanıştığımız 75 yaşındaki Mürvet Teyze, köyün en yaşlı balıkçılarından. Mürvet Nine, “Selanik’te bir göl kıyısında yaşardık. Bu köyün kadınları balıkçılığı annelerinden, ninelerinden öğrendi” diyor ve ekliyor: “Kadınların balıkçılık yapması neden tuhaf olsun. Toprak yoksa, biz de ekmeğimizi sudan çıkarırız...”. Gölü, tarlaları gibi gören Gölyazılı kadınlar, yaz kış demeden her sabah, Apolyont’un puslu sularında kısmetini arıyor. Göle çift kişi açılmak ise adetten. Genellikle bir erkek ve bir kadından oluşan ekiplerde; karı-koca, nine-oğul veya baba-gelin eşleşmesi sıkça görülüyor. Kürek çekmek ve demir atmak gibi ağır işlerle genellikle erkekler; ağ toplamak ve onarmakla kadınlar ilgileniyor. Çekilen her kürek; geriye nasırlaşmış eller, sabah ayazının esmerleştirdiği yüzler bırakıyor. Ve Gölyazılı kadınların umut dolu masmavi gözlerini görünce kendine sormadan edemiyor insan: Yoksa gözlerde ışıldayan o mavilik gölün bir hediyesi mi?..





ÖĞLE SAATİ MEZAT VAKTİ



Sabahları güneşin doğuşuyla sessizliğe bürünen köy, ağlarını gölden çeken balıkçıların dönüşüyle hareketlilik kazanıyor. Balıkçıların gülüş ve bağırışlarının şiddeti, çıkan mahsulün bereketi hakkında en iyi ipucunu veriyor. Balık bolsa, öğlen 11 ile 12 saatleri arasında köy meydanında heyecanlı bir mezat başlayacak demek...





Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın araştırmasına göre gölde tam 19 çeşit balık yaşıyor. Gölde avlanan turna, gümüş, kızılkanat ve sazan, balıkçıların yüzünü en fazla güldüren balıklar. Önceleri çok bol çıkan kerevit azaldıysa da, yaz aylarında hâlâ ağlara takılabiliyor. Yöre balıklarının hem de geleneksel usullerle tadına bakabileceğiniz bir restoran da var kasabada. İster balık için gelmiş olun, ister doğa ve tarih için; Gölyazı’da, konuksever yöre halkıyla kuracağınız sıcak dostlukların tadını unutamayacaksınız...

BaLıkesir - Edremit

Edremit Balıkesir İlinin bir ilçesidir. Edremit, Balıkesir ilinin ikinci en büyük ilçesidir. Körfez bölgesinin ise ticari merkezidir.Edremit, Milattan 1443 yıl Önce Pidasus adı ile Burhaniye İskelesi civarındaki Karataş Mevkiinde kurulmuş bir şehirdir. Truva-Bergama yolu üzerinde bulunmasından dolayı birçok baskınlara uğramış bir ara, harap bir halde Lidya Kralı Krezüs ün eline geçmiştir. Kralın kardeşi bu şehri yeniden yaptırmış hatta süslemiş ve kendi adı olan Adramys ismini vermiştir. M.S.1231 yılında, Türk Akıncıları Edremit’e saldırmış ve çetin savaşlardan sonra, Türk Komutanı Yusuf Sinan'a şehrin anahtarı teslim edilmiştir. 1336 yılında Karesi toprakları Osmanlı Ülkesine katıldığından, Edremit’te Orhan Gazi tarafından Osmanlı devleti hudutları içine alınmıştır.Kurtuluş Savaşı yıllarında; Edremit’de Kaymakam olan Hamdi Bey,işgal kuvvetlerinin arzusu üzerine görevinden azil edilir. Hamdi bey Burhaniye`de bulunan eniştesinin yanına yerleşir.15 Eylül 1919'da Burhaniye’de kurduğu kuva-i Milliye Teşkilatı ile Akbaş Baskınını düzenleyerek, ele geçirdiği çok sayıda silah ve mühimmatı Anadoluya aktarmıştır.17 Şubat 1920 tarihinde Yunan işbirlikçisi çeteciler ((Anzavur ve adamları )) tarafından şehit edilmiştir.797 gün işgal altında kalan Edremitliler birçok tehlikeler geçirmiştir. 9 Eylül 1922 günü, düşmanı kovalayan Türk Süvarilerine kavuşmuş ve onları bağrına basmıştır. Bu gün her yıl parlak törenlerle Kurtuluş Bayramı olarak kutlanmaktadır.







6 Aralık 2009 Pazar

Ferhat Su Kanalı (Amasya)





Geç Hellenistik - Erken Roma dönemine aittir. Antik Amasya Kenti’nin su ihtiyacını karşılamak üzere yapılmıştır. Kayalar oyulup tüneller açılarak, yer yer duvar şeklinde tonozlu bir biçimde arazi eğimine göre, su terazisi sistemine uygun olarak yapılmıştır. Bu durumuyla ünlü “Ferhat ile Şirin Efsanesi”’ne konu edilmiş olup, halk arasında “Ferhat Su Kanalı” olarak bilinmektedir. Kanalın Ferhatarası Mevkii’nde, karayoluna paralel olarak yaklaşık 2 km.uzunluğundaki bölümü görsel olarak izlenebilmektedirelenistik.Kentin su ihtiyacını karşılamak için yapılmış olan su kanalı yaklaşık 75 cm.genişliğinde 6 km. uzunluğundadır. Terazi sistemine göre kanallar oyularak, tünel açılarak, bazı yerlerinde duvarlar örülerek inşa edilmiştir.

Kanallar, Şirvanlı Camii yakınlarında son bulmaktadır. Halk arasındaki yaygın efsaneye göre bu kanallar sevgilisi Şirin’e kavuşmak için dağları delen Ferhat tarafından yapılmıştır.

Ferhat ile Şirin Efsanesi

Ferhat, nakkaşlık yapan, Şirin’e sevdalı yiğit bir delikanlıdır.

Saraylar süsler, fırçasından dökülen zarafetin Şirin’e olan duygularının ifadesi olduğu söylenir.

Amasya Sultanı Mehmene Banu’ya, kız kardeşi Şirin için, dünürcü gönderir.

Ferhat. Sultan; Şirin’i vermek istemediği için olmayacak bir iş ister delikanlıdan. “ Şehir’e suyu getir, Şirin’i vereyim” der, demesine de su, Şahinkayası denen uzak mı uzak bir yerdedir.

Ferhat’ın gönlündeki Şirin aşkı bu zorluğu dinler mi? Alır külüngü eline, vurur kayaların böğrüne böğrüne. Kayalar yarılır, yol verir suya. Zaman geçtikçe açılan kayalardan gelen suyun sesi işitilir sanki şehirde.


Mehmene Banu, bakar ki kız kardeşi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadı buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarını takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulaşır.

Ferhat’ın dağları delen külüngünün sesi cadıyı korkutur korkutmasına da, acı acı güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hırsla, Şirin’in öldü. Bak sana helvasını getirdim” der.

Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmuşa döner. “Şirin yoksa dünyada yaşamak bana haramdır” der. Elindeki külüngü fırlatır havaya, külüng gelir başının üzerine bütün ağırlığıyla oturur.

Ferhat’ın başı döner, dünyası yıkılmıştır zaten “ŞİRİN! ” seslenişleri yankılanır kayalarda.

Ferhat’ın öldüğünü duyan Şirin, koşar kayalıklara bakar ki Ferhat cansız yatıyor. Atar kendini kayalıklardan aşağıya. Cansız vücudu uzanır Ferhat’ın yanına.

Su gelmiştir, akar bütün coşkusuyla, ama iki seven genç yoktur artık bu dünyada.

İkisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermiş, sevenlerin anısına, ama iki mezar arasında bir de kara çalı çıkarmış. iki sevgiliyi, iki gülü ayırmak için.

O yoksa Amasya Sultanı Mehmene Banu olmasın ruhu olmasın.

Sevenleri mezarda bile ayırmak isteyen……

5 Aralık 2009 Cumartesi

Sultan II. Bayezid Külliyesi




Sultan II। Bayezid Külliyesi - EdirneGENEL BILGILER Külliye'nin kurulus amaci, dönemin en önemli sehirlerinden ve 2। baskent konumundaki Edirne'yi bir darrussifaya (Hastane) kavusturmakti। Genis amaçli düsünülen,Külliyedeki diger üniteler ise hastane hizmetini dogrudan veya dolayli olarak tamamlayan sosyal, kültürel ve dini nitelikteki yapilardir। Tüm birimlerin ayni amaca yönelik hizmetleri döneminin saglik ve sosyal yardim anlayisini yansitmaktadir। Tüm yapilar toplulugunun 4 yil gibi kisa bir sürede bitirilmesi ise imparatorlugun ekonomik ve teknik gücünün bir göstergesidir.

Külliye'nin içinde su üniteler bulunmaktadir: 1- Darüssifa (Hastane)2- Tabhane (Misafir ve Dinlenme Evi)3- Tip Medresesi (Temel Bilimler Fakültesi)4- Camii5- Imaret (Mutfak, yemekhane, depo, v.s)6- Köprü (Tunca Nehri üzerinde)7- Hamam8- Degirmen ve su deposu9- Sibyan Mektebi (Ilkokul)10- Mehterhane (Dönemin musiki konservatuari)11- Muvakkithane (Günün saatlerini, takvimi bildiren kurulus)Bu ünitelerden günümüze kadar ayakta kalmis olanlar 1-6 numarada yazilmis olanlardir. 7-11 numarada belirtilenler yikilmislardir. 9-10 ve 11 numarada belirtilenler ise külliyenin vakfiyesinde gösterilmemis olup, bunlar sonradan yapilmislardir. Hastanenin Kurulus Yillarindaki KadrosuHastane kadrosunda, 1 bastabip, 2 tabip, 2 göz mütehasisi, 2 operatör , 1 eczaci vardi. Diger personelle birlikte personel sayisi toplam 21'ye ulasiyordu. Çesitli dönemlerde bu personel sayisinda degisiklikler olmustur. BÖLÜMLER Müze üç ana bölümden meydana gelmistir.Birinci Avlu: Ilk avlunun bulundugu birinci bölümde geçmiste poliklinik odalari olarak kullanilan sütunlar yanindaki sira odalarda, çesitli sergiler yer almaktadir. Hizmet Odalari olarak kullanilan mutfak, çamasirhane, ve suruphane gibi odalarda ise, külliyenin eski mutfagi canlandirilmistir. Burada ayrica eski Edirne fotograflari sergisi vardir. Ayni avluda geçmiste eczane ve ilaç depolari olarak kullanilan 2 genis salonun birinde hekimligin tarihini anlatan bir sergi bulunmakta, karsisindaki odada ise Edirne Valiligi'nin armagan ettigi Mimar Sinan Eserleri Sürekli Fotograf Sergisi yer almaktadir.Ikinci Avlu: Ikinci avluda küçük bir bahçe ve karsilikli yer alan 4 oda vardir. Bu odalar geçmiste yönetici odalari olarak kullanilmistir. Su an ise 2 oda yine müze yöneticileri tarafindan kullanilmaktadir. Karsisinda ise Dr. Rifat Osman ve Ord.Prof.Dr. Süheyl Ünver'e adanan 2 oda bulunmaktadir.Sifahane Bölümü: Üçüncü bölüm geçmiste hastalarin yatirildigi bölümdür. Burada 4 yazlik, 6 kislik oda ve bir musiki sahnesi vardir. Ortadaki havuzun sadrivanindan su akmaktadir. Geçmiste ruh hastalarinin musiki, su sesi ve güzel kokularla tedavi edildigi akustigi ile ünlü bu mekan Istanbul Ruh Hastalarini Readaptasyon Dernegi tarafindan dönemin atmosferine uygun manken ve isik sistemi ile düzenlenmistir. Bu bölümü gezen ziyaretçiler, son derece basarili yapilmis mankenler, muusiki ve sadrivandan akan su sesi ile geçmisteki tedavi ortamini bire bir yasamaktadirlar.Medrese: Geçmiste tip medresesi olarak kullanilan ve dönemin hekimlerinin yetistirildigi ve Medrese-i Etiba adi verilen egitim bölümü su an Trakya Üniversitesi tarafindan Çagdas Resim ve Heykel Müzesi olarak düzenlenmistir. Burada 18 ögrenci odasi, bir dershane ve bunlarin açildigi bir orta avlu vardir.Bu bölümde saglik müzesi kadar ilgi çekmektedir.