19 Şubat 2010 Cuma

Tekirdağ İlçesi - ÇorLu

Çorlu, tarihin çeşitli dönemlerinde Makedonya, Roma ve Bizans egemenliğinde kalmıştır. Zaman zaman Hun, Avar ve Peçenek akınlarına da maruz kalmıştır. Ayrıca İstanbul üzerine çeşitli seferler düzenleyen Arap ordularının istilasına da uğramıştır.

Ortaçağda burada Bizans’ı korumak için kullanılan Thzolous (Trizallum) kale kentinin bulunması İstanbul yolu üzerinde yer alan Çorlu’ya askeri bir önem kazandırmıştır

Çorlu’nun adı ile çok değişik ifadeler mevcuttur. Eski atlaslarda şehrin adı Thzolous, Trizallum şeklinde geçmektedir. Bizans döneminde peyniri meşhur olduğu için Peynir Kasabası anlamında “Tribiton” adı verilmekte, bazı eserlerde “Sirello” şeklinde geçmektedir. Halk arasında Çorlu adının, çorak, işe yaramaz anlamındaki “Çor” veya “ Çur ” ’dan kaynaklandığı, şehrin Türkler tarafından alınışı sırasında zorluklarla karşılaşıldığından zor kelimesine benzetme yapılarak “Çor “ ‘dan geldiği ifade edilmektedir.

Çor veya Çur terimi eski Türk boylarında yüksek bir rütbe veya unvan olarak kullanılmaktaydı. Çor veya Çur’dan Çorlu şehrinin adı çıkmıştır.

Çorlu 1357’de I. Murat tarafından fethedilerek Osmanlı topraklarına katılmıştır. Süleyman Paşa ve Orhan Gazi’nin ölümleri üzerine tekrar Bizans egemenliğine geçen Çorlu, 1361’de kesin olarak Türklerin hakimiyetine girmiştir.

Şehzade Selim ile II. Beyazıt Çorlu yakınlarındaki Uğraşdere’de karşılaşmış ve Şehzade Selim babasının kuvvetleri önünde yenilmiştir.

1512’ de tahtını oğluna bırakan II. Beyazıt, Dimetoka Sarayı’na giderken Çorlu Konağı’nda ölmüş. Daha sonra Yavuz Sultan Selim de İstanbul’dan Edirne’ye giderken 21 Eylül 1520’ de aynı topraklarda ölmüştür.

Eylül 1676’da ise Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, Çorlu ile Karıştıran arasındaki Karabiber Çiftliği’nde vefat etmiştir.

18. yüzyılda Kırım’dan uzaklaştırılan hanzadelerin ve Girayların sürgün yerlerinden biri Çorlu olmuştur.

Çorlu 1830’da Rumeli Beylerbeyliği kaldırılıp, Edirne vilayeti kurulunca, Çorlu bu vilayetin Tekirdağ sancağına bağlı bir kazası haline getirilmiş. 1870’te vilayetler örgütünün ıslahı sırasında durumunu olduğu gibi korunmuştur.

1877–1878 Osmanlı–Rus Savaşı, bunu izleyen Balkan ve l. Dünya Savaşlarında, elden çıkan topraklardan başlayan göçler, Çorlu’nun nüfus ve yerleşme yapısını büyük ölçüde değiştirmiştir. 1934’de Romanya ile anlaşılarak 50.000’ e yakın Türk, ülkeye getirilmiştir. Çorlu’da bir mahalle “Reşadiye Mahallesi” bu göçmenlerin yerleşmeleri için ayrılmıştır. Yine 1989–1990 yıllarında Bulgaristan’da yerlerinden oynatılan soydaşlarımızdan 15.000 kadarı Çorlu’ya yerleşmiştir.

Çorlu 1876’da geçici olarak Rusların eline düşmüştür. 1912–1913 Balkan savaşlarının I. devresinde Osmanlı Doğu Ordusu Kumandanlığı karargahı Çorlu’da idi. 5–6 Aralık 1912 Balkan Savaşı’nda Bulgarların eline geçmiş. Balkan savaşlarının II. devresinde Edirne’ye doğru ilerleyen Türk Ordusu tarafından 15 Temmuz 1913’de kurtarılmıştır.

25 Temmuz 1920’de Yunan işgaline uğrayan Çorlu 15 Ekim 1922’de bu işgalden kurtarılmıştır.

Çorlu ilçesi, idari yönden 12 mahalle (Hatip, Hıdır Ağa, Nusratiye, Kazımiye, Reşadiye,Muhittin Sağlık, Silahtar Ağa, Cemaliye, Şeyh Sinan, Camiatik, Kemalettin.), 5 belde (Ulaş, Velimeşe, Marmaracık, Misinli, Yenice), 17 köyden oluşmaktadır.

Çorlu’da şehirleşme 1970’lerden itibaren hız kazanmıştır. Çorlu özellikle 1990 sonrası, hızla artan bir sanayi ile Türkiye’de en fazla göç alan yerlerden biri haline gelmiştir.

Tekirdağ iline 38 km uzaklıkta olan Çorlu, Ergene havzasında ve Trakya’nın merkezi bir yerinde, plato yüzeyinin üzerindeki düzlükte yer alır. Doğudan Silivri, Muratlı ve Lüleburgaz ilçeleri ile çevrilidir. Güney de ise; Marmara Denizi ve Marmara Ereğlisi bulunmaktadır, Yüzölçümü 899 km²’dir.

Çorlu’nun denizden yüksekliği 193 m’dir. Yıldız Dağlarının uzantısı halinde sokulan sırtlar, Çorlu’nun en yüksek kesimini oluşturur. Çorlu arazisinin büyük bölümü Ergene havzası içinde yer alır. Çorlu Yıldız (Istranca) Dağlarından aşınan ve akarsulardan sürüklenen tortuların depolandığı bir dolgu bölgesidir. Ayrıca bu bölge, Ergene Havzası ile Marmara kıyı şeridi arasındaki su bölümünün ayırım sınırıdır.

Çorlu, Karadeniz ile Akdeniz arasında yer aldığı için bu iklim bölgelerinin etkileri altındadır. Kuzeyden inen soğuk hava kütleleri ile güneyden, Akdeniz ve Ege’den gelen nemli-ılık hava akımları bölge iklim yapısını etkiler. Kış ayları soğuk ve yağışlı geçmektedir.

Arazinin düz olması kara ve demir yolu ulaşımına büyük kolaylık sağlamaktadır. İlk çağlardan beri yoğun biçimde kullanılan İstanbul-Edirne (D-100) karayolu hala işlek bir şekilde kullanılmaktadır.

1993 yılında tamamlanan ve 1994 yılında Çerkezköy yolu üzerinde bağlantısı sağlanan TEM otoyolunun hizmete girmesiyle İstanbul-Çorlu arası oldukça kısalmıştır.

İstanbul-Edirne demiryolunun inşaatına 1869’da başlanmış: yol 1888 yılında sefere açılmıştır. Bütün Trakya’yı katederek İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan demiryolunun Çorlu sınırlarında kalan uzunluğu 20 km’dir.

8 Ağustos 1998 günü açılışı yapılan Çorlu Sivil Hava Alanı, Atatürk Hava Limanı’nın yükünü oldukça hafifletmeyi amaçlamıştır.

















Kırklareli Cami ve Mescitleri

Kırklareli Cami ve Mescitleri

Hızır Bey Camisi (Büyük Cami) (Merkez)





Kırklareli Çarşı Meydanı’nda, Kara Umur ve Eski Hükümet caddelerinin kesiştiği köşede bulunan Hızır Bey Camisi, kitabesinden öğrenildiğine göre; Köse Mihalzade Hızır Bey tarafından 1383-1384 yılında yaptırılmıştır. Kaynaklardan öğrenildiğine göre de Aydoslu Hacı Yusuf Paşa tarafından 1824-1825 yılında onarılmıştır.



Günümüzde önünden geçen caddelere göre daha yüksekte olan caminin etrafını çeviren avlu duvarları ile son cemaat yeri önündeki şadırvan sonradan yapılmıştır. Daha önce hazire olduğu sanılan avlunun güneyinde bugün yalnızca Hızır Bey’in oğlu Abdullah Bey’in mezarı bulunmaktadır.



Cami kare planlı olup, üzeri merkezi bir kubbe ile örtülüdür. Kuzeyinde 1824 depreminde yıkılan ve aynı yıl Aydoslu Hacı Yusuf paşa’nın yaptırdığı son cemaat yeri bulunmaktadır.Sonraki yıllarda son cemaat yeri bir kez daha yıkılmış ve Tosunoğlu Ali Efendi tarafından 1887-1888 yılında yeniden yaptırılmıştır. Son cemaat yeri kiremit çatı ile örtülü olup, dış görünüşü ile sivil bir yapı görünümündedir. Giriş portalinin iki yanında simetrik yerleştirilmiş birer dikdörtgen pencere bulunmaktadır. Bunların dış yüzlerinde birer mihrapçık yer almaktadır. Son derece sade olan bu portalin üzerinde iki kitabe vardır. Bunlardan biri yapım, diğeri de onarım kitabesidir.





Cami kesme köfeki taşından yapılmış, üzerini örten kubbe kurşunla kaplanmış, köşelerinde kalan bölümleri ise kurşun kaplı çatılarla örtülmüştür. Kubbe içeriden üçgenlerle meydana getirilmiş, onikigen kubbe kaidesi ise dışarıdan oldukça basık görünümlüdür. İbadet mekanının duvarlarının üzerindeki dar bir saçak bütün cepheyi dolaşmaktadır. Bu saçak üzerinde kubbe eksenlerine yerleştirilmiş sivri kemerli ve alçı şebekeli küçük birer pencere de dört yöne açılmıştır. İbadet mekanının güney duvarında dört, doğu ve batı duvarlarında beşer penceresi bulunmaktadır. Doğu, batı ve güneydeki dörder pencere iki altta, iki de bunların üzerinde olmak üzere üç cephede de aynı şekilde yerleştirilmiştir.



Girişin karşısında bulunan mihrap sivri kemerli alınlığı ile birlikte dikdörtgen profilli bir bordürle çerçevelenmiştir. Caminin içerisi XIX.yüzyılda yapılan tamirler sırasında Batı etkisinde kalen işleri ile bezenmiştir.



Caminin kuzeybatısında bulunan minare düzgün kesme köfeki taştan örülmüştür. Tek şerefeli ve çok yüzlü olan minare gövdesi Balkan Savaşı sırasında, 1912’de Bulgarlar tarafından yarısına kadar yıkılmış, 1937 yılında da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yenilenmiştir.





Kadı Emin Çelebi Camisi (Merkez)



Kırklareli Ahmet Mithat İlköğretim Okulu’nun karşısında bulunan bu camiyi, Kırklareli’nde kadılık yapmış olan Emin Çelebi XVI.yüzyılın ikinci yarısında yaptırmıştır. Bu bakımdan da halk arasında Kadı Camisi olarak da tanınmaktadır. Kitabesi yoktur.



Cami kare planlı olup, kuzey yönüne sonradan basit bir son cemaat yeri eklenmiştir. Doğusunda ise sonradan yapılmış şadırvanı ile küçük bir avlusu bulunmaktadır. Cami iri moloz taştan yapılmış, duvar örgüsünde yer yer tuğlalar da kullanılmıştır. Üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür. İbadet mekanının doğu, batı ve güney cephelerinde iki kat halinde dörder penceresi vardır. Bu pencerelerden alt sıradakiler dikdörtgen, üst sıradakiler de yuvarlak kemerlidir. Üst sıra pencereler alttakilere göre daha küçüktür. Camiye sonradan eklenen moloz taştan son cemaat yerinden sade bir portal ile iç mekana girilmektedir. Portal profilli dikdörtgen bir çerçeve içerisindedir. Mihrap mermerden olup, dikdörtgen çerçeve içerisinde mukarnaslı bir niş şeklindedir. İki yanına da birer sütunçe yerleştirilmiştir. İbadet mekanının üzeri ahşap bir tavanla örtülüdür.



Caminin batı duvarına minare eklenmiştir. Kare kaide üzerinde tek şerefeli, kesme taştan yuvarlak gövdeli olarak yapılmıştır.





Beyazıt (Paşa) Camisi (Merkez)





Kırklareli il merkezinde, Hatice Hatun Mahallesi’nde bulunan bu caminin yapımına XVI. yüzyılda, II. Beyazıt döneminde başlanmış, Beylerbeyi Gülabi Ahmet Paşa h. 1002 (1593–1594) yılında tamamlamıştır. Cami Sultan Beyazıt tarafından başlatılıp, Gülabi Ahmet Paşa tarafından tamamlanmış olmasından ötürü Beyazıt Camisi veya Paşa Camisi isimleri ile tanınmaktadır.



Cami kare planlı olup, tuğla hatıllı ve köfeki taşından yapılmıştır. Duvarların dış yüzlerinde alternatif olarak sıralanmış tuğlalar, köfeki taşlar görülmektedir. İbadet mekânının üzeri kiremitli bir çatı ile örtülmüştür. İbadet mekânının içerisi oldukça basittir. Mihrap nişi dikdörtgen profil içerisine alınmıştır.



Tek şerefeli minaresi köfeki taşından 1958 yılında eklenmiştir. Avlusunda Gülabi Ahmet Paşa’nın mezarı ile caminin avlu kapısı önünde bir de çeşmesi bulunmaktadır.







Kapan (Karaca İbrahim Bey) Camisi (Merkez)





Kırklareli Belediye Sarayı’nın yanında bulunan bu camiyi Karaca İbrahim Bey h. 1050 (1640) yılında yaptırmıştır.



Halk arasında Karaca İbrahim Camisi olarak da tanınan bu yapı kesme taştan kare planlı olarak yapılmış olup, üzeri çatı ile örtülüdür. Duvarlarının dış yüzleri yontma köfeki taşından olup, taş dizileri arasına tuğla hatıllar yerleştirilmiştir.1958 yılında onarılmıştır.



Yanında bulunan minaresi kesme taştan kare kaideli, yuvarlak gövdeli, tek şerefeli ve taş külahlıdır. Binanın yanına sonraki yıllarda müftülük binası eklenmiştir.











Karakaş Camisi (Merkez)





Kırklareli Yeni Hükümet semtinde bulunan bu camiyi Karakaş Hacı Mehmet Bey h.1110 (1628) yılında yaptırmıştır.



Kesme taştan, kare planlı ve çatılı olan cami değişik zamanlarda yapılan onarımlarla özelliğinden uzaklaşmıştır. Cami moloz taş ve ahşap çatılıdır. Caminin önüne sonraki dönemlerde bir son cemaat yeri eklenmiştir. İbadet mekânı iki sıra halinde pencerelerle aydınlatılmıştır. Bunlardan alt sıradakiler dikdörtgen söveli, üst sıradakiler de alçı şebekelidir. Yapılan onarımlar sonucunda cami orijinalliğinden kısmen de olsa uzaklaşmıştır.



Yanında kare kaideli, yuvarlak gövdeli ve tek şerefeli minaresi bulunmaktadır. Minare kesme köfeki taşından olup, ilk yapıldığı döneme aittir.















Üsküpdere Camisi (Merkez)



Kırklareli Üsküpdere Köyü’nde bulunan bu caminin kitabesi bulunmadığından ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı bilinmemektedir.



Moloz taştan, dikdörtgen planlı, çatılı basit bir köy camisidir. İbadet mekanının içerisinde mimari yönden dikkat çeken bir özellik bulunmamaktadır. Yanında tek şerefeli, yuvarlak gövdeli minaresi bulunmaktadır.





Cedit Ali Paşa Camisi (Babaeski)





Kırklareli Babaeski ilçesinde, İstanbul yolu üzerinde bulunan bu camiyi Hersekli Semiz Ali Paşa yaptırmıştır. Caminin yapım kitabesi olmamakla beraber, Mimar Sinan’ın eserlerini veren kaynaklarda Mimar Sinan tarafından yapıldığı belirtilmektedir. Semiz Ali Paşa’nın 1561-1565 yıllarında Veziriazam oluşu dikkate alınacak olunursa, Caminin de XVI.yüzyılın ortalarında yapıldığı anlaşılmaktadır. Cami avlusunun batı portali üzerinde, Sultan II.Mahmut zamanında, 1832-1833 yıllarında onarıldığını belirten bir kitabe bulunmaktadır. Bu kitabe:



Şeyhinşah, ibâdet-pişe han Mahmud hayr a’mâl

O, hâmi-i şeriat âlemin emn ü emânıdır.

Değil Hz.Peygamber ve Zıll-ı Cenabı Hak

Cihânın padişâhı mehdi i sahib-i zamanıdır

Ali Paşanın etti ma’bedin ta’mir gördüğü

Senây-ı cûdu hayrı herkesin vird-i zebanıdır

Sâlat-ı hamse de ol şah-ı devrana dua kıl kim

Bu din ve devlet ve mülkün medâr-ı fahr-ı şânıdır

Sipihr tâkına aynı Süreyyâ oldu tarihim

Bu dil-cü camiin muhyisi han Mahmud sânidir.

1248 (1832-1833)



Cedit Ali Paşa Camisi, medrese, hamam, kervansaray, dükkanlar ve kütüphaneden meydana gelen büyük bir külliye halinde yapılmış olmasına rağmen, cami dışındaki yapılar tamamen yıkılmış ve günümüze gelememiştir.



Cami kareye yakın dikdörtgen planlı olup, mihrap dışarıya doğru çıkıntılıdır.İbadet mekanının üzeri altı kemer üzerine oturmuş merkezi bir kubbe ve onu destekleyen yarım kubbelerle örtülmüştür. Üst örtüyü taşıyan altı payeden ikisi kuzey ve güneydeki duvara gömülüdür.Doğu ve batıdakiler ise, oldukça büyük payanda niteliğindedir. Güneyde mihrap önündeki bölümün üzerini de yarım bir kubbe örtmektedir. Merkezi kubbe ve yarım kubbelerin oluşturduğu kademeli örtü sistemi caminin dış görünümüne kütlevi bir şekil vermiştir.





Düzgün kesme taşlardan yapılmış olan caminin dış duvarlarını çepeçevre bir saçak kornişi kuşatmıştır. Doğu, batı ve güneydeki pencereler üst üste iki dizi halinde sıralanmıştır. Bunlardan üst sıradaki pencereler sivri kemerli ve alçı şebekelidir. Alt sıradaki pencereler dikdörtgen olup, ince profillerle çevrelenmiştir.



İbadet mekanı pencerelerle aydınlatılmış olup, son derece ferah bir görünümdedir. Beyaz badanalı merkezi kubbenin ortasına Avrupai üslupta bitkisel motiflerden oluşan büyükçe bir göbek yapılmıştır. Ayrıca kubbe kasnağı altında da dar bir friz dolaşmaktadır. Bunların altındaki pandantifler stalaktitli olup, oldukça kaliteli bir işçilik göstermektedir.



Mihrap iki yanındaki pencerelerin arasında yer almaktadır. Mermerden, altı köşeli mihrap nişi stalaktitlidir. Dikdörtgen bir bordürle de sınırlanmıştır. Bu bordürün alınlığı palmetlerle bezenmiştir. Güney duvarı çıkıntısının sağ yanındaki minber mermerdendir. Çeşitli geometrik ve bitkisel motiflerle bezelidir.



Son cemaat yeri güney duvarını ve ibadet mekanının kuzey duvarının devamı şeklinde iki yana taşırmıştır. Her iki duvarda da sivri kemerli birer penceresi vardır. Son cemaat yeri doğuda üç, batıda iki büyük pencere şeklindedir. Bunlar büyük tezyini kemerler içerisine alınmıştır.Son cemaat yerinin dış revakında altı sütun bulunmakta olup, bunlardan ortadaki iki sütun köfeki taşından poligonal gövdeli, mukarnas başlıklıdır. Yan taraftaki sütunlar ise baklava başlıklı, silindirik mermer gövdelidir. Ayrıca iç revak sütunları da silindirik, mermer gövdeli, mukarnas başlıklıdır.



Caminin kuzey duvarı ortasındaki portali silmeli, dikdörtgen bordürle çevrelenmiş stalaktitli olarak sona ermektedir. Ayrıca iki yanında stalaktitli küçük birer niş bulunmaktadır. Caminin kuzeybatısındaki minarenin kaidesi ince silmelerle dikdörtgen panolar halindedir. Gövde çok yüzlü olup, tek şerefelidir. Şerefe altında son derece güzel işlenmiş stalaktit frizleri bulunmaktadır. Minare Balkan Savaşı sırasında, 1912’de Bulgarlar tarafından kısmen yıkılmıştır.



Cami ve minare Vakıflar Genel Müdürlüğü mimarı Süreyya Yücel tarafından yeni baştan yapılırcasına 1939-1940 yıllarında onarılmıştır.





Fatih (Küçük-Eski) Cami (Babaeski)





Kırklareli Babaeski ilçesinde, Çarşı Mevkiinde, küçük bir meydanda bulunan bu cami, Babaeski’de Osmanlılar döneminde yapılmış ilk yapıdır. Giriş kapısı üzerindeki kitabesine göre; Fatih Sultan Mehmet’in emri ile 1467 yılında yaptırılmıştır.



Kitabe:



Buniye hâzâl-mescit bi emri’s-Sultan Muhammed bin Murad Han Hullide zamanuhu

Fi’l-İşrin min Şevval li-seneti ihdâ ve seb’ine ve şemâne mie Hicriye h.871 (1467).



Cami kare planlı olup, önünde sonradan yapılmış bir son cemaat yeri vardır. Muntazam kesme taş ve kısmen de iri moloz taşlardan yapılmıştır. Üzeri kiremit çatı ile örtülüdür. Ön kısmında Aylı Çeşmesi bulunmaktadır. Bu çeşme aynı zamanda son cemaat yerinin görünümünü engellemiştir. Basit bir girişi olan son cemaat yerinin iki yanı sağır duvardır. Ön cephesindeki büyük pencere açıklıklarının ortasında giriş kapısı bulunmaktadır. Son cemaat yeri iki katlı olup, girişin sağındaki merdivenle ikinci katı oluşturan kadınlar mahfeline çıkılmaktadır. Son cemaat yerinden ibadet mekanına giriş dikdörtgen bir kapı iledir. Bu kapının üzerine caminin yapım kitabesi yerleştirilmiştir.



İbadet mekanı 10.00x10.00 m. ölçüsünde ve oldukça alçak düz bir tavanla örtülmüştür. Doğu, batı ve güney yönündeki pencereler birbirlerine simetrik olarak yerleştirilmiştir. Pencere ve mihrabı kuşatan kalem işleri dışında bezeme bulunmamaktadır. Mihrap yarım silindirik niş şeklinde olup, iki yanında kalem işi ve sahte sütunlarla süslenmiştir.



Minare kaidesi alt sıra pencereler boyunca yükselmektedir. Bunun üzerine çok yüzlü, köfeki taşından tek şerefeli, kurşun külahlı minaresi oturtulmuştur.





Kadı Ali Camisi (Lüleburgaz)



Kırklareli Lüleburgaz ilçesinde, Eski Cami Sokak’ta bulunan bu camiyi Kadı Ali isimli bir kişi yaptırmıştır. Yapım tarihi bilinmemektedir.



Cami moloz taştan yapılmıştır. Kare planlı olup, üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür. İbadet mekanı mimari yönden bir özellik göstermemektedir. Yanındaki kare kaide üzerindeki minaresi yuvarlak gövdeli ve tek şerefelidir.



Sokulu Mehmet Paşa Camisi (Lüleburgaz)





Kırklareli Lüleburgaz ilçesinde bulunan Sokullu Mehmet Paşa Külliyesi’nin bir bölümünü oluşturan cami Mimar Sinan tarafından yapı topluluğu ile birlikte yaptırılmıştır. Caminin külliye ile birlikte yapımına 1568 tarihinden önce başlandığı sanılmaktadır.



Sokulu Mehmet Paşa Camisi’nin tek kubbeli Osmanlı camileri arasında özel bir yeri vardır. Burada tek kubbeli cami plan sınırlarının genişletilmesi ortaya çıkmıştır. Caminin doğu ve batı yönünde ana mekan birer kemerle genişletilmiş ve buralara iki taraftan merdivenlerle çıkılan mahfeler yerleştirilmiştir. Ayrıca dışarıdaki dört kenarda yer alan köşe kuleleri de yapıya daha ağır ve görkemli bir görünüş kazandırmıştır.



Külliyenin ana noktasını oluşturan camiye, külliyenin ana girişinden başka avlunun iki yanından da girilmektedir. Camide koyu yeşil mermer üzerine yazılan tarihsiz bir kitabe bulunmaktadır. Bu kitabe Dua Kubbesi’nden revaklı avluya açılan kapı üzerindedir. Son cemaat yeri iki bölümlü olup, iklim nedeniyle de üç tarafı kapatılmıştır. İç kısımdaki son cemaat yeri sekiz stalaktit başlıklı, dokuz sivri kemer üzerine oturan sekiz kubbe ve bir tonozdan meydana gelmiştir. Caminin ikinci son cemaat yeri de sekiz baklava başlıklı olup, bunlar sivri kemerlerle birbirlerine bağlanmışlardır. Bu bölümün üzeri ahşap bir çatı ile örtülmüştür.



İbadet mekanını örten kubbe bir taraftan mihrap duvarına, diğer taraftan da sütunların taşıdığı geniş kemerler üzerine oturmuştur. İbadet mekanını aydınlatan pencereler iki sıra halindedir. Alt sıradaki pencereler dikdörtgen şeklinde, düz silmeli, bronz şebekelidir. Üst pencereler ise, sivri kemerlidir.



Caminin Klasik devir özelliklerini yansıtan mihrabı mermerden yapılmıştır. Beşgen nişli oldukça yüksek olan mihrap yedi sıra mukarnaslıdır ve ortasında istiridye biçiminde bezemeler, yanlarında da yarım silindirik köşe sütunları bulunmaktadır. XVI.yüzyıl Klasik devir özelliklerini yansıtan bezemesi son derece sadedir. Minber geometrik şebekeli ve mermerden olup, bütün yüzeyleri naturalist çiçekler, Rumiler ve hafif kabartma süslemelerle işlenmiştir. Kuzey duvarındaki kadınlar mahfeli önünde yer alan müezzin mahfeli Bursa kemerlerinin taşıdığı mukarnas frizli, geometrik geçmeli kabartma korkulukları ile dikkati çekmektedir. Caminin iç kısmı kahverengi üzerine açık renkte rumi ve çiçeklerle bezenmiş kalem işleri ile süslenmiştir. İçerisindeki yazılar, kervansarayın kitabelerini de yazmış olan Hattat Hasan Çelebi ile Abbas Mursi’ye aittir.



Caminin minaresi kesme taş kaide üzerinde yuvarlak olup, tek şerefelidir. Lüleburgaz’ın Bulgarlar tarafından işgali sırasında yıkılmış, Cumhuriyetin ilk yıllarında da yeniden yapılmıştır.





Gazi Süleyman Paşa Camisi (Vize Ayasofyası) (Vize)





Gazi Süleyman Paşa Camisi ismi ile tanınan yapı MS.V.-VI.yüzyıllarda antik bir yapının kalıntıları üzerine bazilika planında yapılmış bir Bizans kilisesidir. Bu yapı aynı zamanda Küçük Ayasofya olarak da tanınmaktadır.



Ahşap çatılı taş ve tuğladan yapılmış, üç apsidli bu yapının içerisi ilk yapımında üçer sütunlu iki dizi ile üç nefe ayrılmış, sonraki yıllarda bu sütunların yerini payeler almıştır. Üzerini örten ahşap çatı ise bir süre sonra yıkılmış XII.-XIII.yüzyıllarda buraya yüksek kasnaklı bir kubbe yapılmıştır. Bu kubbenin dışında kalan yerler de tonoz örtülüdür. Değişik dönemlerde yapılan onarımlar sonucunda bu camide farklı bir plan düzeni ortaya çıkmıştır. Bizans ve Osmanlı dönemlerinde yapılan onarımlar yapının orijinalliğinden büyük ölçüde uzaklaşmasına neden olmuştur. Mimari yönden bakıldığında yapının altı bazilika, üzeri de kapalı Yunan haçı planındadır.


Edirne Camileri

Edirne'ye en erken Osmanlı Döneminden itibaren Camiler damgasını vurmuştur. İstanbul ve Bursa ile birlikte, ülkemizin en güzel Camileri Edirne'de inşa edilmiştir ve yüzyıllardır ibadete açıktırlar.

Camiler Şehri Edirne'nin tarihi eserlerini tanıtırken, ülkemizin en fazla sayıda tarihi camilerine sahip üç büyük ilinden biri olması sebebiyle; Camilerimizi apayrı bir bölümde ele almak gerekliydi.

Bu nedenle; başta kentin simgesi durumunda olan ve Edirne'nin her yerinden görülebilen Dünya Mimarlık Tarihi'nin en muhteşem eserleri arasındaki Selimiye Camisi olmak üzere; Edirnemizin büyük camileri ile II.Beyazid Camii- Külliyesi-Sağlık Müzesi gibi içinde Cami de barındıran kompleks yapıları; ayrı birer web sayfası ve pdf dökümanı olarak hazırladık. Üst menümüzün altındaki bu sayfanın PDF Belgesi seçeneğinin yanına;tüm Edirne Camilerini içeren PDF belgesini ve Edirne Camileri Fotoğraf Galerimizin linkini ekledik.


Site sağ yan bloğumuzdaki İlgili Bağlantılar Başlığının üstüne de; Edirne Camileri olarak ayrı bir başlık altında; incelemesi bir sayfaya yetmeyecek büyüklükteki tüm yapılarımızın web sayfalarının bağlantılarını ekledik. Bu yapıların ana başlıkları; İçindekiler Tablomuzdan da erişilebilir durumdadır. Edirne'nin büyük Camileri ve Kompleks yapıları dışında kalan diğer camilerin tanıtımını da; içinde bulunduğunuz Edirne Camileri sayfamıza yerleştirdik. Elimizde pek bir bilgi olmayan Küçük ya da yıkık durumdaki Camilerimizi de ayrı bir web sayfası olarak istifadenize sunduk.İlgili Bağlantılar Başlığı altından da Edirne Camileri Foto Galerimize , Osmanlı Döneminde Edirne hakkında ayrıntılı bilgiye ve özellikle Küçük Camilerimizin pek çoğunu kuran kişiler olduklarından; Edirne'nin Kurucuları hakkındaki bilgilere de erişebilirsiniz.

Yıldırım Beyazid Camisi

Edirne'nin XIV.yy'dan, en eski camisidir. Gerek planı gerekse sütun başlıkları yapının haç planlı bir Bizans Kilisesi olduğunu göstermektedir. Yıldırım Bayezid adına camiye dönüştürülürken (1400) temel dışında yeniden yapılmıştır.Yapım tarihini 1396 ya da 1399 olarak gösterenler de vardır.

Kilise üzerine yeniden yapılan Caminin kıblesi yapının eksenine uymadığından mihrap haç kollarından birisinin köşesine konmuş, eğimli bir görünüş almıştır. Son cemaat yerinin iki yanında tabhane odaları (gezici dervişlerin kaldığı) vardır. Günümüzdeki biçimiyle, dört Kemerli, kubbeli ve tek minareli bir camidir.

1877-78 Osmanlı - Rus Savaşı yıllarında Ruslar camiyi erzak deposu olarak kullanmışlardır. Bahçesindeki mezarlarından birinin Fatih tahta geçtiğinde Edirne Sarayı Hamamında boğdurulan Sultan II.Murat'ın şehzadelerinden Ahmet'e ait olduğu söylenir. Yeri tam olarak bilinmeyen mermerden yapılmış ve birbirine geçme küpe şeklindeki asılı iki halka nedeniyle Küpeli Cami diyenler de vardır.

Beylerbeyi Camisi

Tek ve yarım kubbeden oluşan bu cami, içinde çok ilginç Türk-İslam Mezartaşı örneklerinin bulunduğu bir mezarlığa sahip olup, günümüzde de ibadete açıktır.

Hükümet Konağından Sarayiçi'ne giden caddenin sağındadır.1429'da, Sultan II.Murad döneminde Rumeli Beylerbeyi Sinaneddin Yusuf Paşa yaptırmıştır. Yan mekanlı, çokgen planlı tek kubbeli bir yapıdır. Sivri kemerli mermer Taçkapı ilginçtir. İçte büyük kemerin alt yüzünde rumi ve hatayi motifli kalem işi süslemeler göze çarpar. Son yıllarda yeniden yapılırcasına onarılmıştır.

Caminin karşısında Sinaneddin Yusuf Paşa için yapıldığı sanılan yıkık Durumda bir türbe vardır. Sekizgen planlı taş yapıda sırlı tuğla dolgular tek süs öğeleridir.

Mezarlık ortasında bulunan türbe önemli ölçüde tahrip edilmiştir. Halk Arasında bu türbenin İncili Çavuş'a ait olduğu inancı yaygındır.


Gazimihal Camisi

Tunca Nehri'nin ve Gazi Mihal Beylerbeyi köprüsünün sağındadır. Mermer kapı üzerindeki yazıtta, 1422'de Mihal Bey'in yaptırdığı bildirilmektedir. Yan mekanlı (zaviyeli) camiler planındadır. Kesme taştan yapının önünde ağır payeli, beş bölümlü bir son cemaat yeri vardır. Tek kubbeli, tek minarelidir. Alçı mihrabındaki yıldızlar ve geometrik bölmelerden oluşan süsleme özgündür. Ancak, mihrabın alt bölümü su basması yüzünden oldukça bozulmuştur. Caminin kıble yönünde Gazi Mihal Bey'in mezarı bulunmaktadır.


"Yapılış tarzı pek latif, hareminde beş kubbesi olan, ayrıca kurşun örtülü bir saçağı bulunan" bir cami olarak anılır.


Soğan Boğumlu Minare

Minaresi; soğan boğumlu taş külahlı örneklerin ayakta kalan tek ve en iyi olanıdır. 1953 depreminde hasar görmüştür.


Mezit Bey (Yeşilce) Camisi

1440/41'de Sancakbeyi Mezit Bey yaptırmıştır. Yan mekanlı (zaviyeli) Camilerdendir. 1752 depreminden sonraki onarımda, minber eklenerek camiye dönüştürülmüştür. 1889'da yeniden onarılmıştır. Özgün mimarisi Yeşil çinilerle kaplı olduğundan Yeşilce adını almıştır. Küfeki taşından Mihrabın üst bölümünde kabartma frizi (bordürü) vardır. Yine bu bölüm de kalem işi süsleme izleri de görülür.


Darülhadis Camisi

Set yolunun demiryolu köprüsü yakınından sola dönünce görülebilen Dar-ül Hadis Camisi; Sultan II.Murat döneminde medrese olarak 1434 yılında yapılmış Sultan eserlerindendir. (Bazı tarih kitapları, cami ve medresenin ayrı ayrı yapıldığını yazarlar.)



Hz. Muhammet'in Edirne'de II.Murat'a rüyasındayken yapımı için emir verdiği söylenir. Bu nedenle duaların kabul gördüğü yerlerden biri olarak bilinmektedir.



Sonradan camiye dönüştürülen Dar-ül Hadis'in yarısı 1913 yılındaki Bulgar İşgali döneminde isabet eden top mermileri nedeniyle yıkılmış, onarılmaktayken Birinci Dünya Savaşı'nda petrol ve benzin deposu olarak kullanılmıştır. Son yıllarda onarılan ve çevre düzenlemesi yapılan cami ibadete açıktır.


Evliya Kasım Paşa Camisi

Aynı isimle anılan mahallede Tunca Nehri kıyısındadır.

Fatih Sultan Mehmet ve Sultan II.Beyazit dönemlerinde Rumeli Beylerbeyi olan ve daha sonraları başvezirlik yapan Kasım Paşa tarafından 1478 yılında yaptırılmıştır. Cami tek kubbeli olup tek minarelidir.

Cemaatin alınmasını sağlamak için nehre 14 basamak taş merdiven yapılmışsa da günümüzde sadece 2 basamak bulunmaktadır.

Evliya Kasım Paşa'nın mezarı da cami'nin kabristanındadır.

Şahmelek (Paşa) Camisi

Gazi Mihal Köprüsü'nün Edirne yönündedir. 1429'da yapılmıştır. Mahalle mescidi olup, kesme teşten, tek kubbeli bir yapıdır. Taçkapıdaki Taş işçilik ilginçtir. İçten duvarlar rumi bordürlü altıgen çini Panolarla kaplıdır. Yer yer çinili alçı mihrap, sekizgen geçmeler, Geometrelik bordürler ve rumi motiflerle süslüdür.


Bu caminin yerinde önceleri bir medresenin bulunduğu ve ünlü hukukçulardan Molla Hüsrev'in burada müderrislik yaptığı bilinir. Camiyi Musa Çelebi'nin Veziriazamı Kör Şah Melek Paşa yaptırmıştır. Minaresi Balkan Savaşında yıkılmış olup, yeniden yapılmıştır.


Edirne Merkezi Dışında Kalan Önemli Camiler ve Yapılar

İl sınırları içinde İlçelerimizde de önemli Osmanlı tarihi yapıları mevcuttur. Bunlar:

Fatih Camisi (Enez Ayasofyası - Enez)

Bizans döneminden kalan yapı, oldukça büyüktür. Köşe duvarlı, haç planlı kilise grubundandır.



Yapı, Osmanlı Döneminde güneydeki kola mihrap ve minber yerleştirilerek camiye dönüştürülmüştür. Uzunlamasına gelişmiş haç planı ile Orta Bizans, dış yüzeydeki tuğla süslemeleriyle de Geç Bizans dönemi özellikleri göstermesi bakımından ilginçtir. Cami günümüzde yıkılmış durumdadır.

Sokullu Külliyesi (Kasım Paşa Külliyesi - Havsa)

Havsa İlçesinde, Edirne yolundadır. 1576-1577'de Sokullu Mehmet Paşa'nın oğlu Kasım Paşa adına Mimar Sinan'a yaptırılmıştır. Külliye; iki kervansaray, cami, medrese, imaret, çifte hamam, tekke, köprü ve arastadan oluşuyordu. Günümüzde yalnızca cami, hamam, cami avlusuna dayalı ve ne olduğu anlaşılamayan ocaklı - nişli bir duvar, arastanın ortasında cami ile kervansarayı bağlayan dua kubbesi ve külliyeye daha sonra eklenmiş çeşme görülmektedir.

Edrine Anıtları,Eserleri,Tarihi



Şükrü paşa anıtı









Edirne kalesi





lozan anıtı







şehitler çeşmesi





toplar

Doğaseverlerin gözdesi Uludağ


Doğaseverlerin gözdesi Uludağ

Kış turizminin önemli merkezlerinden Uludağ, sahip olduğu güzellikleri, kartpostal gibi manzaraları ve buzul gölleriyle, her mevsim doğaseverler tarafından tercih ediliyor.


BURSA - Flora ve faunasının zenginliğiyle 1961 yılında “Milli Park” ilan edilen Uludağ, antik dönemde “Olympos Misios” adıyla tanınıyordu. “Tanrıların Troya Savaşı’nı izlediği yer” olarak mitolojideki yerini alan Uludağ, Osmanlının Bursa’yı fethinin ardından önce “Keşiş Dağı” adını, 1925 yılında da bugünkü adını aldı.

Bitki çeşitliliği bakımından Marmara Bölgesi’nin en zengin ormanlarının bulunduğu Uludağ, 2 bin 543 metreye ulaşan yüksekliğiyle de bölgenin en yüksek noktasını oluşturuyor.



Sahip olduğu tesislerle Türkiye’nin kış turizmindeki önemli merkezlerinden olan Uludağ, diğer mevsimlerde ise sahip olduğu yeşilin her türlü tonunun bulunduğu bitki örtüsüyle, zirveden havanın açık olduğu günlerde gözüken Uluabat Gölü ve Marmara Denizi manzarasıyla doğaseverlerin ilgisini çekiyor.



Yürümeyi sevenler, değişik zorluk derecelerine sahip parkurları takip ederek, Uludağ’ın farklı güzelliklerini görme fırsatı yakalıyor.



Bu parkurlardan en ilgi çekenlerinin başında, oteller ve volfram madenler bölgelerinden göller bölgesine ulaşılan parkur geliyor. Uludağ’ın hem kuzey hem güney manzarasını görme imkanı bulunulan parkurun sonunda doğaseverleri, buzul gölleri karşılıyor.



Uludağ’daki Kara Göl, Aynalı Göl, Kilimli Göl, Buzlu Göl ve Heybeli Göl, yükseklik nedeniyle bitki örtüsünün neredeyse bulunmadığı bu coğrafyada, farklı doğa güzellikleri sunuyor.



Kilimli Göl, dibindeki bitki örtüsünün verdiği yeşil renkle diğerlerinden ayrılıyor. “Dipsiz Göl” olarak da bilinen Kara Göl ise bulunduğu konum itibariyle etkileyici bir görünüme sahip bulunuyor.



Buzlu Göl ise ağustos ayı başlarına kadar buz kütlelerine sahip özelliğiyle, Heybeli Göl ise yaz aylarıyla birlikte sularını kaybetmesiyle dikkati çekiyor.



Diğer göllere oranla daha fazla güneş gören ve daha fazla yansımaya sahip Aynalı Göl ile Kilimli Göl, içme suyu imkanı bulunması nedeniyle diğer göllere göre geceleri kamp yapmak için daha uygun durumda bulunuyor.



Göller bölgesine, ayrıca, İnegöl ilçesine bağlı Alaçam köyünden arazi araçlarıyla da günübirlik gidilebiliyor.

18 Şubat 2010 Perşembe

Yaşayan Gölün Kıyısında.....GÖLYAZI

Puslu sularıyla Bursa’nın dingin zamanlara açılan kapısı Uluabat Gölü’nün üzerinde yeşil bir yarımadaya kurulmuş, küçük bir balıkçı köyü Gölyazı.





İznik Golü ile birlikte Bursa’nın iki mavi gözünden biri olan Apolyont’a, zamanın hızlı akmadığı çok eski bir göl köyüne gidiyoruz. Toprağı eşelesen tarihin fışkıracağı köyde, hayatın kaderini gölün dingin ve puslu suları çiziyor. Balıkçı kadınlarıyla ünlü köyün sazlıklarından yayılan hışırtılar, insanı geçmişin hikâyelerine götürüyor. Gölyazı, konuklarına telaşsızlığı ve sakinliği yeniden öğretiyor...



ZAMANIN AKMADIĞI YER



Bursa’dan İzmir’e uzanan karayolunun 35. kilometresindeki Gölyazı levhaları, zeytinlikler eşliğinde kıvrıla kıvrıla Apolyont’un kıyısına çıkarıyor yolcularını. Uluabat Gölü ya da eski adıyla Apolyont’a uzanmış ince uzun bir yarımadanın üzerine kurulu kırmızı kiremit çatılı evleriyle Gölyazı, zarif bir kadının boynundaki alımlı bir kolyeyi andırıyor ilk bakışta. Gölün kuzey kıyısında, küçük bir yarımada ile hemen karşısındaki adacığın üzerine kurulan köyün iki yakası, ince uzun bir taş köprüyle birbirine bağlanıyor. Modern zamanlara inat Gölyazı’da son sözün hâlâ doğada olduğu açıkça görülebiliyor. Tektonik bir çöküntü sonucu oluşmuş, 156 kilometrekare büyüklüğündeki Uluabat, en derin yeri 10 metreyi geçmeyen sığ bir göl. Kış aylarında dört metre kadar yükselen göl suları, köyün iki mahallesini birbirine bağlayan yarımadayı daraltarak bir ada görünümüne büründürüyor. Apolyont’a yolunuz kıyılarının kır çiçekleriyle kaplandığı ilkbahar aylarında düşerse, onu ömrünüzde hiç görmediğiniz kadar çok kuş türüyle tanıştığınız yer olarak hatırlayacaksınız muhtemelen. Kıyıları, tahıl tarlaları ve meyve bahçeleriyle çevrili gölün sığ suları, su kuşları için çok zengin bir besin kaynağı sunuyor. Göçmen kuşların önemli geçiş yollarından biri olan göl, kapı komşusu Manyas Kuş Cenneti ile birlikte yaban hayatı için eşsiz bir ekosistem oluşturuyor.





Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile koruma altına alınan Uluabat Gölü, çevresinde barındırdığı nadir bulunan kuş ve canlı türlerinin yanı sıra, içinde barındırdığı balık türleri ve su canlılarıyla da önemli bir doğal alan. 90’lı yılların sonunda ‘ölüyor’ denilen göl, doğaseverlerin uzun soluklu çalışmaları sonucu hayata döndürülmüş. Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından ‘yaşayan göl’ ilan edilen Uluabat; küçük karabatak ve bıyıklı sumrunun Türkiye’deki en önemli yaşam alanı kabul ediliyor. Alacabalıkçıl, kaşıkçıl, patka, gecebalıkçılı, çeltikçi, sakarmeke ve kızılgerdan gibi nadir görülen kuş türlerinin de barınağı.





SANDAL YAŞAM DEMEK



Gölyazı’da, gözün gördüğü tüm açılara rengârenk sandallar yerleştirilmiş. Her üç evden birinde sandal olması, balıkçılığın önemli bir geçim kaynağı olduğunun kanıtı. Ağ onarmak, sandal boyamak, olta hazırlamak, balık almak ya da satmak günlük yaşamın olağan bir parçası. Köy kahvesi, yaşlı balıkçıların gençlere av deneyimlerini öğrettiği bir okul işlevi görüyor. Hastaları doktora yetiştiren, bahçe mahsulünü evlere ve pazarlara taşıyan, sevgilileri birbirine kavuşturan ve çocukları gezdiren sandallar, Gölyazı halkı için hayatın ta kendisi demek...





APOLLON’UN DÜŞÜ



1920’li yıllara kadar küçük bir Rum köyü olan Gölyazı’nın kuruluşu, 2 bin 500 yıl öncesine uzanıyor. Adını kehanet tanrısı Apollon’dan alan Apollonia’nın antik temelleri üzerine kurulan köy, sadece doğaseverlerin değil; tarih meraklılarının da ilgisini çekecek köşeler saklıyor. Şimdiki yerleşimi çevreleyen 800 metre uzunluğundaki antik surlarda, Helenistik kapı ve kule kalıntılarına rastlamak mümkün. Roma döneminden kalma 4 bin kişilik antik tiyatro, güney yamaçtaki Zambaktepe’de; antik su kemeri ve mezar yapıları, Deliktaş mevkiinde yer alıyor. Henüz arkeolojik kazı çalışması yapılmamış asıl esrarengiz antik kalıntılar ise, Gölyazı çevresindeki adacıklarda gizli. Yörede bulunmuş sikkelerde tasvir edilen Apollon Tapınağı’ndan kalma harabelerin, antik kentin 500 metre kadar kuzeyindeki Kız Adası üzerinde yer aldığı yaygın bir rivayet. Bölgedeki kazılarda ortaya çıkarılmış antik yapı parçaları, heykel ve sikkeler Bursa Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.





Gölyazı’nın tarih yüklü sokaklarında gezinirken yöre halkından dinleyebileceğiniz ilginç bir de öyküsü var bölgenin. Rivayete göre; Apolyont’un en eski sahibi olan Apollonia Kralı’nın çok güzel bir kızı varmış. Günün birinde, komşu krallık Melde’nin prensi güzel kraliçeye âşık olmuş. Ancak prensesin gönlü olmadığı için, varmamış prense. Kral, Apolyont Gölü kıyısındaki bir tepe üzerine saray yaptırarak orada saklamış kızını. Buna çok sinirlenen Melde Kralı, Mustafakemalpaşa Nehri’nin yatağını değiştirterek, Apollonia’nın sular altında kalmasına yol açmış. İşte bugünkü Gölyazı Yarımadası da tarihteki bu su baskını nedeniyle oluşmuş. Nihayetinde bir aşk hikâyesi sonucu oluştuğuna inanılıyor Gölyazı’nın…





TENEKELERDEN FIŞKIRAN ÇİÇEKLER



Yapılan araştırmalar, eski köy evlerinin pek çoğunun yapımında antik çağdan kalma taşlar kullanıldığını kanıtlamış. Taş ve ahşabın uyumlu birlikteliğini yaşatan köyde, Gölyazı mimarisinin antik çağdan Osmanlı’ya uzanan kronolojik evrelerini izlemek mümkün. Bacaları hâlâ tüten, iki katlı, cumbalı Rum evlerinin en güzel süsü, kapı önlerine dizilmiş tenekelerden fışkıran rengârenk çiçekler... Mübadele yıllarında bölgeye yerleşen Selanikli göçmenler yörenin sakinleri olmuş. 1980 yılında SİT alanı ilan edilerek koruma altına alınan 90 kadar Rum evi ile köy meydanındaki kilise ise Gölyazı’nın önceki sakinlerinin derin izlerini yaşatmayı sürdürüyor.





PUSLU SULARDAKİ BALIKÇI KADINLAR



Marmara Bölgesi’ne tipik bir Ege ya da Akdeniz balıkçı köyü havası katan Gölyazı’daki yaşamın bir başka rengi, yüzyıllardır yaşayan kadın balıkçı geleneği. Köy meydanında tanıştığımız 75 yaşındaki Mürvet Teyze, köyün en yaşlı balıkçılarından. Mürvet Nine, “Selanik’te bir göl kıyısında yaşardık. Bu köyün kadınları balıkçılığı annelerinden, ninelerinden öğrendi” diyor ve ekliyor: “Kadınların balıkçılık yapması neden tuhaf olsun. Toprak yoksa, biz de ekmeğimizi sudan çıkarırız...”. Gölü, tarlaları gibi gören Gölyazılı kadınlar, yaz kış demeden her sabah, Apolyont’un puslu sularında kısmetini arıyor. Göle çift kişi açılmak ise adetten. Genellikle bir erkek ve bir kadından oluşan ekiplerde; karı-koca, nine-oğul veya baba-gelin eşleşmesi sıkça görülüyor. Kürek çekmek ve demir atmak gibi ağır işlerle genellikle erkekler; ağ toplamak ve onarmakla kadınlar ilgileniyor. Çekilen her kürek; geriye nasırlaşmış eller, sabah ayazının esmerleştirdiği yüzler bırakıyor. Ve Gölyazılı kadınların umut dolu masmavi gözlerini görünce kendine sormadan edemiyor insan: Yoksa gözlerde ışıldayan o mavilik gölün bir hediyesi mi?..





ÖĞLE SAATİ MEZAT VAKTİ



Sabahları güneşin doğuşuyla sessizliğe bürünen köy, ağlarını gölden çeken balıkçıların dönüşüyle hareketlilik kazanıyor. Balıkçıların gülüş ve bağırışlarının şiddeti, çıkan mahsulün bereketi hakkında en iyi ipucunu veriyor. Balık bolsa, öğlen 11 ile 12 saatleri arasında köy meydanında heyecanlı bir mezat başlayacak demek...





Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın araştırmasına göre gölde tam 19 çeşit balık yaşıyor. Gölde avlanan turna, gümüş, kızılkanat ve sazan, balıkçıların yüzünü en fazla güldüren balıklar. Önceleri çok bol çıkan kerevit azaldıysa da, yaz aylarında hâlâ ağlara takılabiliyor. Yöre balıklarının hem de geleneksel usullerle tadına bakabileceğiniz bir restoran da var kasabada. İster balık için gelmiş olun, ister doğa ve tarih için; Gölyazı’da, konuksever yöre halkıyla kuracağınız sıcak dostlukların tadını unutamayacaksınız...

Bursa'nın Tarihi eserleri Ve Turistlik Mekanları

Turizm potansiyeli açısından İstanbul'dan sonra en önemli merkezlerden olan Bursa, tarihi eserlerinin zenginliği ile gözleri kamaştırmaktadır. Bursa ve İznik erken Hıristiyanlık ve Osmanlı döneminin eşsiz eserleri ile süslüdür. Türkiye'nin kış turizmi merkezi olan Uludağ Kayak Merkezi Bursa'ya 40 dakika uzaklıktadır ve kış turizminin bütün olanaklarına sahiptir. Marmara Denizi kıyıları uzun yıllardan beri bütün Türkiye'nin tercih ettiği tatil yöreleridir. Uludağ Milli Parkı günübirlik turizm, kampçılık ve trekking için ideal bir ortamdır.

Uludağ etekleri özel araçları ve cip safari ile geziye çıkanlara sihirli güzelliklerini sunar. Pek çok keşfedilecek yer arasında Bursa ilçelerinin tabii güzellikleri, çağlayanları, mağaraları ve otantik Osmanlı köyleri yer alır. Bursa kaplıcaları Roma Dönemi'nden beri kullanılan sağlık merkezleridir.

Emir Sultan Camii ve Türbesi ursa'nın doğusunda Emir Sultan mezarlığının yanında selvi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Batıdaki merdivenlerden çıkılarak iki sütun arasındaki kapıdan geçilip geniş avluya girilir. Ortada şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Avlu ahşap revakla çevrelenmiştir. Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Mihrabı XVII. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır. Emir Sultan Buhara'da doğmuştur. Kendisi Es-Seyyid Şemsüddin Mehmed bin Aliyyül Buhari olarak bilinir.Bursa'ya 1391'de göç etmiş ve Yıldırım Bayezıd'in kızı Hundi Hatun'la evlenmiştir. 1429'da vebadan vefat etmiştir. Türbenin ilk yapıldığı zamandan günümüze bir şey kalmamıştır. Şimdiki Türbe Sultan Abdülaziz tarafından 1868 yılında yaptırılmıştır. Sekizgen planlıdır. Doğudaki kapıdan girilmektedir. Türbe zemini avlu seviyesinden aşağıdadır.

Bursa içinde Çekirge semti bir kaplıcalar merkezidir. Bursa ilçelerinin çoğunda da kaplıcalar yılın her döneminde büyük rağbet görür.

İznik ve Uluabat (Apolyont) gölleri yüzme, kano ve sörf gibi su sporları için ideal alanlardır. Bursa'yı tanımak için kent içinde en az iki gün konaklamak gerekir. Tabiat güzelliklerini tanımak tamamen arzuya bağlıdır. İlk ve Orta çağın en önemli merkezlerinden biri olan İznik'e bir gün ayırmak gerekir.

Bursa bütün zenginliklerini keşfe çıkan Türkiye ve Dünya insanlarını ünlü konukseverliği ile ağırlamaktan gurur duyan insanların yönettiği her zevke hitabeden konaklama tesislerine sahiptir.

Emir Sultan Camii ve Türbesi: Bursa'nın doğusunda Emir Sultan mezarlığının yanında selvi ve çınar ağaçlarının arasında yer almaktadır. Cami ilk yapıldığı zaman tek kubbeli iken 1507'de avlu ve üç kubbeli revak eklenmiştir. Batıdaki merdivenlerden çıkılarak iki sütun arasındaki kapıdan geçilip geniş avluya girilir. Ortada şadırvan, güneyde cami, kuzeyde türbe ve ahşap odalar yer almaktadır. Avlu ahşap revakla çevrelenmiştir. Cami sekizgen kasnak üzerine oturan tek kubbeye sahiptir. Kuzey cephesinin köşelerinde kesme taştan birer minaresi vardır. Mihrabı XVII. yüzyılda İznik çinileriyle yaptırılmıştır. Emir Sultan Buhara'da doğmuştur.

Kendisi Es-Seyyid Şemsüddin Mehmed bin Aliyyül Buhari olarak bilinir. Bursa'ya 1391'de göç etmiş ve Yıldırım Bayezıd'in kızı Hundi Hatun'la evlenmiştir. 1429'da vebadan vefat etmiştir. Türbenin ilk yapıldığı zamandan günümüze bir şey kalmamıştır. Şimdiki Türbe Sultan Abdülaziz tarafından 1868 yılında yaptırılmıştır. Sekizgen planlıdır. Doğudaki kapıdan girilmektedir. Türbe zemini avlu seviyesinden aşağıdadır.

Yeşil Türbe



Türbe'ye yeşile bakan çinilerle kaplı olmasından dolayı Yeşil Türbe ismi halk tarafından verilmiştir. Portal 1855 depreminde büyük hasar görmüş 1864'de horasanla sıvanarak bugünkü görünümüne sokulmuştur. Sağlı sollu mihrapçıklar, ayakkabılıklar, türbenin kitabesi ve 13 dilimli yarım kubbe, çeşitli renk ve motiflerle kabartma renkli sır tekniğinde işlenmiştir. Rumiler, palmetler ve rozet motifleri ile oya gibi işlenen kapının kanatları günümüzde tüm çarpıcılığı ile ortadadır. Bir sanat şaheseri olan kapıyı Tebrizli Ahmed oğlu Ali yapmıştır. Sekizgen bedeni, sıvalı yüksek kasnağa oturan kurşunla örtülü büyük bir kubbe örtmektedir. Türbenin içine geçildiğinde iç mekân sanki çini cennetine girildiği hissini verir. Duvarlar 2,94m yüksekliğe kadar iki bordürle çevrili, altıgen türkuaz çinilerle kaplıdır. Bunların aralarında iri madalyonlar yer almaktadır. Türbe günümüze ulaşan en muhteşem çinili mihraba sahiptir. Renkli süsleme sanatının bir şaheseridir. Yivli süs sütunları, üç sıra mukarnası, rumi palmetleri, kıvrık dal motif leri, kalın yazı dizileri ve tepeliği ile Yeşil Camii mihrabını andırmaktadır. Sekizgen platformun ortasında Çelebi Sultan Mehmet'in kendisine has vakarı ile duran tamamen çini dekorasyona sahip sandukası yer almaktadır. Üzerinde kabartma sülüs celisi ile yazılı kitabesi vardır. Güneyinde oğulları Mustafa ve Mahmud'a ait sandukalar yer almaktadır. Kuzeyindeki ise oğlu Yusufa aittir.

Platformun arkasındakiler, kuzeyden itibaren Çelebi Mehmet'in kızı Selçuk Hatun'un kabartma kitabeli sandukası, kızı Sitti Hatun (Safiye)'un beyaz zemine lacivert motifli, altıgen ve üçgen çinilerle kaplı sandukası, Ayşe Hatun ve dadısı Daya Hatun'un sandukalarıdır. 328 metrekarelik alana oturan türbenin oktogonal prizma gövdesi, zeminden aşağıda da devam ederek mezar dairesini oluşturur. Beşik tonozla kaplı mezar dairesi örme duvarlarla beş ayrı bölüme ayrılmıştır.

Koza Han



Ulucami ile Orhan Cami arasındaki geniş sahadadır. 1492 yılında II. Bayezıd İstanbul'daki cami ve medresesine gelir temin etmek için yaptırmıştır. Hanın mimari Abdül-ula bin Pulad Şah'dır. İki katlıdır. Üst katta 50, alt katta 45 olmak üzere 95 odası vardır. Kuzeydeki taç kapı büyük taştan kabartma süslerle yapılmış olup muhteşem görünüşe sahiptir. Üst katta güneye açılan bir kapısı, avludan ilave kapılara açılan geniş kapı ve buradan da Orhan Cami tarafına açılan bir kapısı vardır. Hanın iç kısmındaki geniş avlunun merkezinde mescid yer almaktadır. Mescid sekiz cephelidir, köşelerdeki ve ortadaki bir ayak üzerine oturmaktadır. Alt kısmı şadırvan şeklindedir. Günümüzde ünlü Bursa ipekçiliğinin merkezi durumundadır.

Ulu Camii



Bursa'nın en heybetli ve en çok cemaat alan camiidir. Sultan Yıldırım Bayezıd Niğbolu savaşını kazandıktan sonra 1398-1400 yıllarında inşa ettirmiştir. Cami kalın duvarlara ve 12 büyük yığma ayaklara bağlanan kemerlere ve pandantiflere oturan 20 kubbe ile örtülüdür. Orta kısmındaki kubbenin üstü camlıdır. Altında 16 köşeli mermer şadırvan vardır. Caminin inşa edileceği yerdeki yapıların istimlakı sırasında bir kadın evini satmak istemeyince zorla alınır. Gönül rızası olmadan alınan yerde namaz kılınmaz gerekçesiyle evin yerine gelen kısımda şadırvan yaptırıldığı rivayet edilmektedir. Minberi ağaç işçiliğinin bir şaheseridir. Oyma kabartma, geometrik, yıldız, çivi başları ve gülçelerle süslüdür. Taç kapısı başlı başına sanat abidesidir. 1399-1400 yıllarında tamamlanmıştır. Sanatkarı Mehmed bin Abdülaziz Dakıva'dır. Zarif sekiz ceviz sütun üzerine oturan müezzin mahfili 1549 yılında yapılmıştır. Mihrabı sekiz sıra stalaktitlidir. Kum saatinin etrafındaki Ayet'el-kürsi sülüsle yazılmıştır. Ayrıca küfi ihlas suresi yazılıdır. Mihrap 1571 yılında tamamlanmıştır. Camideki diğer yazılar ve yaldız boyalar 1904 yılında Mehmed Usta tarafından yapılmıştır. Caminin ilk yapıldığı zaman üç tane olan kapısına 1740 yılında Hünkâr Mahfili kapısı eklenmiştir. Kapıların ikisi yenidir. Altıngenlerin oluşturduğu, yıldızların dekore ettiği tablalardan meydana gelen doğudaki ceviz kapı, cami ile aynı yaştadır. Tek sütun üzerine oturan yuvarlak mermerden kürsü 1815 yılında yapılmıştır. Cepheler sağır kemerler içinde, altta ve üstte ikişer pencereden oluşmaktadır. Cephelerin tümü kesme taştan yapılmıştır. Caminin kuzey cephesinin köşelerinde, kaidesi mermerden gövdeleri tuğladan örülmüş birer minaresi vardır. Batıdaki minarelerin içinde çift merdiven mevcuttur. Bunun yardımı ile çatıya çıkılmaktadır. Cami, Moğol Şeyhi Emir Bedrüddin tarafından 1403 yılında ve Karamanoğlu Mehmed Bey'in 1413 yılındaki Bursa muharasası sırasında yaktırılmıştır. 1 Mart 1855 tarihlerindeki büyük depremde ve 1889 yangınında hasar görmüştür.

Bursa Kalesi



Brithynialılar zamanında yapılmaya başlanan kale daha sonra ihtiyaç duyuldukça Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğunca çeşitli onarımlara tabi tutulmuştur. Surlarda görülen kiklopien taşların önemli kısmı Roma devrine ait sütunlar, lahit parçaları, adak mezar steli, heykel kaideleri, şeref kitabeleridir. Bunlar hisar kapının doğusunda yoğunluk kazanmaktadır. Surların sadece güney kısmındakiler çift duvarlı ve beş köşeli burçlarla sağlamlaştırılmıştır. 1326 yılında Bizanslılardan alınan Bursa'nın surları Orhan Gazi tarafından üç köşeli burçlarla takviye edilmiştir. Çakır Ağa Hamamı ile Tophane arasında biri silindir gövdeli, ikisi üç köşeli büyük burç kalıntıları vardır. Bunların arasında yer alan Hisar Kapı 1855 yılındaki depremde yıkılmıştır. Buradan doğuya dönen surlar, evin bahçe duvarlarına temel vazifesi yapmıştir Yıldız Kahve'den güneye uzanan surlarda yuvarlak kemerlerle mazgal delikleri görülmektedir. Kahvenin önünde Kaplıca Kapı yer almaktadır. Yıkık duvarlar halinde devam eden surlar, Zindan Kapıya bağlanmaktadır. Zindan Kapı yanındaki köşeli burç Çelebi Sultan Mehmet tarafından 1418 yılında yaptırılmıştır. Zindan Kapıdan Üftade'ye kadar nisbeten sağlam devam eden surlar, Pınarbaşı Kapısı'na oradan da Üftade yanındaki Yer Kapı'ya ve tekrar Çakır Ağa Hamamı karşısında bağlanmaktadır. Pınarbaşı Kapı ile Zindan Kapı arasında birbirine paralel uzanan surların kesme taşlı bölümleri yerlerinden sökülmüş olduğundan şimdi sadece moloz taştan kireç kum harcı ile örülmüş kısımları ayaktadır. Pınarbaşı Kapı ile Zindan Kapı arasındaki ön surlar, evler arasında kaybolmuştur. Diğer sur kalıntılarında ise bu kısımda yapılan evlere giriş kapıları ve boşluklar Osman Gaz oluşturulmak maksadı ile tahribatlar yapılmıştır.

Osmangazi Türbesi



Bursa kuşatmasının devam ettiği sırada Osman Gazi oğlu Orhan Bey'e şehir içindeki kubbeli yapıyı göstererek "Oğul; ben öldüğüm vakit beni Bursa'da şol gümüşlü kubbenin altına koyasın" demiştir. Günümüz Tophane Parkı'nın girişinde solda kalan bu kubbeli yapı Mesihilerin şapeline aitti. Bursa fethedildikten sonra, şapel mescide çevrildi ve Osman Gazi buraya defnedildi. Saint Elias(Elia-İlyas) Manastırı'nın bölümüne ait olan şapelin içi 8,3 m. genişliğindeki duvarlara bitişik çift sütüncuklarla ayrılmış, yarım yuvarlak nişli, sekizgen plana sahipti. XI. yüzyılda yapıldığı bilinen bu şapel'in şekli, Roma İmparatorluk devrinden itibaren uygulamaya başlanan örneklerle büyük benzerlik göstermektedir. Şapel'in narteks kısmının olduğu yere gömülen mezarlar, günümüzde açıkta kalmıştır. 1855 depreminde yıkılan türbe 1863'te Sultan Abdülaziz tarafından eski plana sadık kalınarak yapılmıştır. Türbe kubbe ile örtülü sekizgen plana sahiptir. Türbe'ye kuzeydeki ahşap antreden geçilerek girilir. Ortada sedef kakmalı muhteşem ahşap sanduka Osman Gazi'ye (1258-1326) aittir. Solunda oğlu Alaaddin Bey, bunun yanında Hüdavendigâr oğlu Savcı Bey sağında, Aspurça Hatun'un oğlu ibrahim Bey ile adları bilinmeyen on iki sanduka vardır. Türbe'de Konya Sultanı Alaaddin tarafından Osman Bey'e gönderilen çok büyük bir davul ve tesbih sergilendiğinden, halk arasında Davullu (Davud) manastırı denmesine neden olmuştur. Bunlar bir yangın sırasında yanarak kül olmuştur. Türbe, konak salonları dekorasyonu şeklinde bezenmiş, pencerelere kumaş perdeler takılmıştır. Fransız mimari stilinde yapılan bu kısımda ufak bir mihrap görülmektedir. Pencere parmaklıkları dökme demirdendir.

Orhangazi Türbesi



Tophane parkının girişinde sağdadır. Bursa'nın fethinden önce şehrin metropolit manastırı olan Saint Elias manastırı XI. yüzyılda yaptırılmıştır. Kilise bir orta nef ile iki yan neften oluşmaktadır. Ortada gri mermerden dört sütunun taşıdığı kubbe vardır. İçi gri mermer levhalarla kaplanmıştır. Apsis kısmında gri mermerden sütunların ayırdığı üç pencere vardır. Bu kısmın önünde dört basamak bulunmaktaydı. Giriş kısmında altı adet yeşil somaki mermer sütun yükselmekteydi. Zemin bugün de izleri görülen mozaik döşemeye alternatif olarak porfir, diğer renklerde küçük mozaiklerden meydana gelmiş tezyinat, yuvarlak antraklar ve düz mermer levhalardan oluşmaktadır. Orhan Gazi'nin defnedildiği bu bina 1801 kasım ayında büyük bir yangında hasar görür ve onarılır. 1855 yılındaki depremde ise önemli kısmı yıkılır. 1863 yılında Sultan Abdülaziz tarafından eskisine sadık kalınarak yaptırılır. Türbe kare planlıdır. Her cephesinde üçer pencere vardır.

Güney cephesindeki orta pencere kapı şekline çevrilmiştir. Daha önce giriş kapısının önünde bir sundurma vardı. Orta kısmında dört sütunla ayrılmış ve birbirine kemerlerle bağlanmış, üstüne kubbe oturtulmuştur. Yan kısımlar beşik tonozla örtülüdür. İç duvarlar beyaz kireç badanadır. Pencere üstlerinde alınlık şeklinde sade süslemeler görülmektedir. Ortadaki sanduka Orhan Gazi'ye aittir. Etrafı dökme pirinç parmaklıklıdır. Kuzeyinde Cem Sultan'ın oğlu Abdullah, sağında Şehzade Korkud, hanımı Nilüfer Hatun, oğlu Kasım, kızı Fatma ve Yıldırım Bayezıd'in oğlu Musa Çelebi ile isimleri tespit edilemeyen on dört sanduka vardır.

Uludağ



Bursa'nın 32 kilometre güneyinde, karayolu ile Bursa'ya 40, havaalanına 60 dakikadır. Antik dönemde Olympos Misios adıyla tanınan Uludağ, Troya Savaşı'nı tanrıların izlediği yer olarak ta mitolojideki yerini almıştır. 2543 metreye ulaşan doruğu ile Batı Anadolu'nun en yüksek dağıdır. Olağanüstü tabii yapısı, flora ve faunasının zenginliği ile 1961 yılında Milli Park ilan edilmiştir. Türkiye'nin en önemli Kış Sporları ve kış turizmi merkezidir. Kayak tesislerinin yeterliliği ile konaklama imkanları Uludağın vazgeçilmez bir tatil yöresi olmasını sağlamaktadır. Yaz aylarında kampçılık, trekking ve günübirlik piknik alanı olarak yararlanılması Uludağ'ı her mevsim çekici kılmaktadır. Uludağ 20 Aralık - 20 Mart tarihleri arasında 120 gün/yıl süreli kayak mevsimine sahiptir. Merkezde 5 telesiyej, 7 teleski ve 1 adet teleferik vardır. Ulaşım Bursa’dan Uludağ Milli Parkı giriş kapısına (Karabelen) 22 km.lik asfalt yol ile ulaşılabilmektedir.