foto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
foto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Şubat 2010 Cuma

Tekirdağ İlçesi - ÇorLu

Çorlu, tarihin çeşitli dönemlerinde Makedonya, Roma ve Bizans egemenliğinde kalmıştır. Zaman zaman Hun, Avar ve Peçenek akınlarına da maruz kalmıştır. Ayrıca İstanbul üzerine çeşitli seferler düzenleyen Arap ordularının istilasına da uğramıştır.

Ortaçağda burada Bizans’ı korumak için kullanılan Thzolous (Trizallum) kale kentinin bulunması İstanbul yolu üzerinde yer alan Çorlu’ya askeri bir önem kazandırmıştır

Çorlu’nun adı ile çok değişik ifadeler mevcuttur. Eski atlaslarda şehrin adı Thzolous, Trizallum şeklinde geçmektedir. Bizans döneminde peyniri meşhur olduğu için Peynir Kasabası anlamında “Tribiton” adı verilmekte, bazı eserlerde “Sirello” şeklinde geçmektedir. Halk arasında Çorlu adının, çorak, işe yaramaz anlamındaki “Çor” veya “ Çur ” ’dan kaynaklandığı, şehrin Türkler tarafından alınışı sırasında zorluklarla karşılaşıldığından zor kelimesine benzetme yapılarak “Çor “ ‘dan geldiği ifade edilmektedir.

Çor veya Çur terimi eski Türk boylarında yüksek bir rütbe veya unvan olarak kullanılmaktaydı. Çor veya Çur’dan Çorlu şehrinin adı çıkmıştır.

Çorlu 1357’de I. Murat tarafından fethedilerek Osmanlı topraklarına katılmıştır. Süleyman Paşa ve Orhan Gazi’nin ölümleri üzerine tekrar Bizans egemenliğine geçen Çorlu, 1361’de kesin olarak Türklerin hakimiyetine girmiştir.

Şehzade Selim ile II. Beyazıt Çorlu yakınlarındaki Uğraşdere’de karşılaşmış ve Şehzade Selim babasının kuvvetleri önünde yenilmiştir.

1512’ de tahtını oğluna bırakan II. Beyazıt, Dimetoka Sarayı’na giderken Çorlu Konağı’nda ölmüş. Daha sonra Yavuz Sultan Selim de İstanbul’dan Edirne’ye giderken 21 Eylül 1520’ de aynı topraklarda ölmüştür.

Eylül 1676’da ise Sadrazam Köprülü Fazıl Ahmet Paşa, Çorlu ile Karıştıran arasındaki Karabiber Çiftliği’nde vefat etmiştir.

18. yüzyılda Kırım’dan uzaklaştırılan hanzadelerin ve Girayların sürgün yerlerinden biri Çorlu olmuştur.

Çorlu 1830’da Rumeli Beylerbeyliği kaldırılıp, Edirne vilayeti kurulunca, Çorlu bu vilayetin Tekirdağ sancağına bağlı bir kazası haline getirilmiş. 1870’te vilayetler örgütünün ıslahı sırasında durumunu olduğu gibi korunmuştur.

1877–1878 Osmanlı–Rus Savaşı, bunu izleyen Balkan ve l. Dünya Savaşlarında, elden çıkan topraklardan başlayan göçler, Çorlu’nun nüfus ve yerleşme yapısını büyük ölçüde değiştirmiştir. 1934’de Romanya ile anlaşılarak 50.000’ e yakın Türk, ülkeye getirilmiştir. Çorlu’da bir mahalle “Reşadiye Mahallesi” bu göçmenlerin yerleşmeleri için ayrılmıştır. Yine 1989–1990 yıllarında Bulgaristan’da yerlerinden oynatılan soydaşlarımızdan 15.000 kadarı Çorlu’ya yerleşmiştir.

Çorlu 1876’da geçici olarak Rusların eline düşmüştür. 1912–1913 Balkan savaşlarının I. devresinde Osmanlı Doğu Ordusu Kumandanlığı karargahı Çorlu’da idi. 5–6 Aralık 1912 Balkan Savaşı’nda Bulgarların eline geçmiş. Balkan savaşlarının II. devresinde Edirne’ye doğru ilerleyen Türk Ordusu tarafından 15 Temmuz 1913’de kurtarılmıştır.

25 Temmuz 1920’de Yunan işgaline uğrayan Çorlu 15 Ekim 1922’de bu işgalden kurtarılmıştır.

Çorlu ilçesi, idari yönden 12 mahalle (Hatip, Hıdır Ağa, Nusratiye, Kazımiye, Reşadiye,Muhittin Sağlık, Silahtar Ağa, Cemaliye, Şeyh Sinan, Camiatik, Kemalettin.), 5 belde (Ulaş, Velimeşe, Marmaracık, Misinli, Yenice), 17 köyden oluşmaktadır.

Çorlu’da şehirleşme 1970’lerden itibaren hız kazanmıştır. Çorlu özellikle 1990 sonrası, hızla artan bir sanayi ile Türkiye’de en fazla göç alan yerlerden biri haline gelmiştir.

Tekirdağ iline 38 km uzaklıkta olan Çorlu, Ergene havzasında ve Trakya’nın merkezi bir yerinde, plato yüzeyinin üzerindeki düzlükte yer alır. Doğudan Silivri, Muratlı ve Lüleburgaz ilçeleri ile çevrilidir. Güney de ise; Marmara Denizi ve Marmara Ereğlisi bulunmaktadır, Yüzölçümü 899 km²’dir.

Çorlu’nun denizden yüksekliği 193 m’dir. Yıldız Dağlarının uzantısı halinde sokulan sırtlar, Çorlu’nun en yüksek kesimini oluşturur. Çorlu arazisinin büyük bölümü Ergene havzası içinde yer alır. Çorlu Yıldız (Istranca) Dağlarından aşınan ve akarsulardan sürüklenen tortuların depolandığı bir dolgu bölgesidir. Ayrıca bu bölge, Ergene Havzası ile Marmara kıyı şeridi arasındaki su bölümünün ayırım sınırıdır.

Çorlu, Karadeniz ile Akdeniz arasında yer aldığı için bu iklim bölgelerinin etkileri altındadır. Kuzeyden inen soğuk hava kütleleri ile güneyden, Akdeniz ve Ege’den gelen nemli-ılık hava akımları bölge iklim yapısını etkiler. Kış ayları soğuk ve yağışlı geçmektedir.

Arazinin düz olması kara ve demir yolu ulaşımına büyük kolaylık sağlamaktadır. İlk çağlardan beri yoğun biçimde kullanılan İstanbul-Edirne (D-100) karayolu hala işlek bir şekilde kullanılmaktadır.

1993 yılında tamamlanan ve 1994 yılında Çerkezköy yolu üzerinde bağlantısı sağlanan TEM otoyolunun hizmete girmesiyle İstanbul-Çorlu arası oldukça kısalmıştır.

İstanbul-Edirne demiryolunun inşaatına 1869’da başlanmış: yol 1888 yılında sefere açılmıştır. Bütün Trakya’yı katederek İstanbul’u Avrupa’ya bağlayan demiryolunun Çorlu sınırlarında kalan uzunluğu 20 km’dir.

8 Ağustos 1998 günü açılışı yapılan Çorlu Sivil Hava Alanı, Atatürk Hava Limanı’nın yükünü oldukça hafifletmeyi amaçlamıştır.

















18 Şubat 2010 Perşembe

Yaşayan Gölün Kıyısında.....GÖLYAZI

Puslu sularıyla Bursa’nın dingin zamanlara açılan kapısı Uluabat Gölü’nün üzerinde yeşil bir yarımadaya kurulmuş, küçük bir balıkçı köyü Gölyazı.





İznik Golü ile birlikte Bursa’nın iki mavi gözünden biri olan Apolyont’a, zamanın hızlı akmadığı çok eski bir göl köyüne gidiyoruz. Toprağı eşelesen tarihin fışkıracağı köyde, hayatın kaderini gölün dingin ve puslu suları çiziyor. Balıkçı kadınlarıyla ünlü köyün sazlıklarından yayılan hışırtılar, insanı geçmişin hikâyelerine götürüyor. Gölyazı, konuklarına telaşsızlığı ve sakinliği yeniden öğretiyor...



ZAMANIN AKMADIĞI YER



Bursa’dan İzmir’e uzanan karayolunun 35. kilometresindeki Gölyazı levhaları, zeytinlikler eşliğinde kıvrıla kıvrıla Apolyont’un kıyısına çıkarıyor yolcularını. Uluabat Gölü ya da eski adıyla Apolyont’a uzanmış ince uzun bir yarımadanın üzerine kurulu kırmızı kiremit çatılı evleriyle Gölyazı, zarif bir kadının boynundaki alımlı bir kolyeyi andırıyor ilk bakışta. Gölün kuzey kıyısında, küçük bir yarımada ile hemen karşısındaki adacığın üzerine kurulan köyün iki yakası, ince uzun bir taş köprüyle birbirine bağlanıyor. Modern zamanlara inat Gölyazı’da son sözün hâlâ doğada olduğu açıkça görülebiliyor. Tektonik bir çöküntü sonucu oluşmuş, 156 kilometrekare büyüklüğündeki Uluabat, en derin yeri 10 metreyi geçmeyen sığ bir göl. Kış aylarında dört metre kadar yükselen göl suları, köyün iki mahallesini birbirine bağlayan yarımadayı daraltarak bir ada görünümüne büründürüyor. Apolyont’a yolunuz kıyılarının kır çiçekleriyle kaplandığı ilkbahar aylarında düşerse, onu ömrünüzde hiç görmediğiniz kadar çok kuş türüyle tanıştığınız yer olarak hatırlayacaksınız muhtemelen. Kıyıları, tahıl tarlaları ve meyve bahçeleriyle çevrili gölün sığ suları, su kuşları için çok zengin bir besin kaynağı sunuyor. Göçmen kuşların önemli geçiş yollarından biri olan göl, kapı komşusu Manyas Kuş Cenneti ile birlikte yaban hayatı için eşsiz bir ekosistem oluşturuyor.





Uluslararası Ramsar Sözleşmesi ile koruma altına alınan Uluabat Gölü, çevresinde barındırdığı nadir bulunan kuş ve canlı türlerinin yanı sıra, içinde barındırdığı balık türleri ve su canlılarıyla da önemli bir doğal alan. 90’lı yılların sonunda ‘ölüyor’ denilen göl, doğaseverlerin uzun soluklu çalışmaları sonucu hayata döndürülmüş. Dünya Doğal Hayatı Koruma Vakfı tarafından ‘yaşayan göl’ ilan edilen Uluabat; küçük karabatak ve bıyıklı sumrunun Türkiye’deki en önemli yaşam alanı kabul ediliyor. Alacabalıkçıl, kaşıkçıl, patka, gecebalıkçılı, çeltikçi, sakarmeke ve kızılgerdan gibi nadir görülen kuş türlerinin de barınağı.





SANDAL YAŞAM DEMEK



Gölyazı’da, gözün gördüğü tüm açılara rengârenk sandallar yerleştirilmiş. Her üç evden birinde sandal olması, balıkçılığın önemli bir geçim kaynağı olduğunun kanıtı. Ağ onarmak, sandal boyamak, olta hazırlamak, balık almak ya da satmak günlük yaşamın olağan bir parçası. Köy kahvesi, yaşlı balıkçıların gençlere av deneyimlerini öğrettiği bir okul işlevi görüyor. Hastaları doktora yetiştiren, bahçe mahsulünü evlere ve pazarlara taşıyan, sevgilileri birbirine kavuşturan ve çocukları gezdiren sandallar, Gölyazı halkı için hayatın ta kendisi demek...





APOLLON’UN DÜŞÜ



1920’li yıllara kadar küçük bir Rum köyü olan Gölyazı’nın kuruluşu, 2 bin 500 yıl öncesine uzanıyor. Adını kehanet tanrısı Apollon’dan alan Apollonia’nın antik temelleri üzerine kurulan köy, sadece doğaseverlerin değil; tarih meraklılarının da ilgisini çekecek köşeler saklıyor. Şimdiki yerleşimi çevreleyen 800 metre uzunluğundaki antik surlarda, Helenistik kapı ve kule kalıntılarına rastlamak mümkün. Roma döneminden kalma 4 bin kişilik antik tiyatro, güney yamaçtaki Zambaktepe’de; antik su kemeri ve mezar yapıları, Deliktaş mevkiinde yer alıyor. Henüz arkeolojik kazı çalışması yapılmamış asıl esrarengiz antik kalıntılar ise, Gölyazı çevresindeki adacıklarda gizli. Yörede bulunmuş sikkelerde tasvir edilen Apollon Tapınağı’ndan kalma harabelerin, antik kentin 500 metre kadar kuzeyindeki Kız Adası üzerinde yer aldığı yaygın bir rivayet. Bölgedeki kazılarda ortaya çıkarılmış antik yapı parçaları, heykel ve sikkeler Bursa Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.





Gölyazı’nın tarih yüklü sokaklarında gezinirken yöre halkından dinleyebileceğiniz ilginç bir de öyküsü var bölgenin. Rivayete göre; Apolyont’un en eski sahibi olan Apollonia Kralı’nın çok güzel bir kızı varmış. Günün birinde, komşu krallık Melde’nin prensi güzel kraliçeye âşık olmuş. Ancak prensesin gönlü olmadığı için, varmamış prense. Kral, Apolyont Gölü kıyısındaki bir tepe üzerine saray yaptırarak orada saklamış kızını. Buna çok sinirlenen Melde Kralı, Mustafakemalpaşa Nehri’nin yatağını değiştirterek, Apollonia’nın sular altında kalmasına yol açmış. İşte bugünkü Gölyazı Yarımadası da tarihteki bu su baskını nedeniyle oluşmuş. Nihayetinde bir aşk hikâyesi sonucu oluştuğuna inanılıyor Gölyazı’nın…





TENEKELERDEN FIŞKIRAN ÇİÇEKLER



Yapılan araştırmalar, eski köy evlerinin pek çoğunun yapımında antik çağdan kalma taşlar kullanıldığını kanıtlamış. Taş ve ahşabın uyumlu birlikteliğini yaşatan köyde, Gölyazı mimarisinin antik çağdan Osmanlı’ya uzanan kronolojik evrelerini izlemek mümkün. Bacaları hâlâ tüten, iki katlı, cumbalı Rum evlerinin en güzel süsü, kapı önlerine dizilmiş tenekelerden fışkıran rengârenk çiçekler... Mübadele yıllarında bölgeye yerleşen Selanikli göçmenler yörenin sakinleri olmuş. 1980 yılında SİT alanı ilan edilerek koruma altına alınan 90 kadar Rum evi ile köy meydanındaki kilise ise Gölyazı’nın önceki sakinlerinin derin izlerini yaşatmayı sürdürüyor.





PUSLU SULARDAKİ BALIKÇI KADINLAR



Marmara Bölgesi’ne tipik bir Ege ya da Akdeniz balıkçı köyü havası katan Gölyazı’daki yaşamın bir başka rengi, yüzyıllardır yaşayan kadın balıkçı geleneği. Köy meydanında tanıştığımız 75 yaşındaki Mürvet Teyze, köyün en yaşlı balıkçılarından. Mürvet Nine, “Selanik’te bir göl kıyısında yaşardık. Bu köyün kadınları balıkçılığı annelerinden, ninelerinden öğrendi” diyor ve ekliyor: “Kadınların balıkçılık yapması neden tuhaf olsun. Toprak yoksa, biz de ekmeğimizi sudan çıkarırız...”. Gölü, tarlaları gibi gören Gölyazılı kadınlar, yaz kış demeden her sabah, Apolyont’un puslu sularında kısmetini arıyor. Göle çift kişi açılmak ise adetten. Genellikle bir erkek ve bir kadından oluşan ekiplerde; karı-koca, nine-oğul veya baba-gelin eşleşmesi sıkça görülüyor. Kürek çekmek ve demir atmak gibi ağır işlerle genellikle erkekler; ağ toplamak ve onarmakla kadınlar ilgileniyor. Çekilen her kürek; geriye nasırlaşmış eller, sabah ayazının esmerleştirdiği yüzler bırakıyor. Ve Gölyazılı kadınların umut dolu masmavi gözlerini görünce kendine sormadan edemiyor insan: Yoksa gözlerde ışıldayan o mavilik gölün bir hediyesi mi?..





ÖĞLE SAATİ MEZAT VAKTİ



Sabahları güneşin doğuşuyla sessizliğe bürünen köy, ağlarını gölden çeken balıkçıların dönüşüyle hareketlilik kazanıyor. Balıkçıların gülüş ve bağırışlarının şiddeti, çıkan mahsulün bereketi hakkında en iyi ipucunu veriyor. Balık bolsa, öğlen 11 ile 12 saatleri arasında köy meydanında heyecanlı bir mezat başlayacak demek...





Doğal Hayatı Koruma Vakfı’nın araştırmasına göre gölde tam 19 çeşit balık yaşıyor. Gölde avlanan turna, gümüş, kızılkanat ve sazan, balıkçıların yüzünü en fazla güldüren balıklar. Önceleri çok bol çıkan kerevit azaldıysa da, yaz aylarında hâlâ ağlara takılabiliyor. Yöre balıklarının hem de geleneksel usullerle tadına bakabileceğiniz bir restoran da var kasabada. İster balık için gelmiş olun, ister doğa ve tarih için; Gölyazı’da, konuksever yöre halkıyla kuracağınız sıcak dostlukların tadını unutamayacaksınız...