20 Ekim 2012 Cumartesi

Sögüt tarihi


    Yazılı kaynaklarda 1284, 1285,1287 ve 1288 yılları tarih olarak belirtilen Ekizce Savaşı, Karacahisar (Eskişehir), Lefke (Osmaneli), Belekoma (Bilecik), Yarhisar (Bilecik’in İlyasbey köyü) tekfurları ile Kayı Aşireti arasında geçmiştir. Filatos komutasındaki müttefik Bizans ordusu İnegöl’den, Kayı aşireti Domaniç’ten yola çıktı. Kayı Aşireti’nin galibiyeti ile sona eren çatışmada Osman Bey’in ağabeyi Saru Batu (Savcı Bey) şehit düştü.

    1288 veya 1290 yılında “Karacahisar Kalesi” ele geçirildi. Buradaki Bizans kilisesi camiye çevrilerek, Osmanlı’nın devlet olduğunu resmileştiren hutbeyi okudu.

    1299 yılında Bilecik ve Yarhisar’ı fethetti. Yarhisar tekfurunun oğlu ile Bilecik tekfurunun kızı Holofira’nın Çakırpınarı’nda yapılacak düğününe Osman Gazi’de davet edilmiştir. Osman Gazi arkadaşı, Harmankaya tekfuru Mihal’in kendisine kurulan pusuyu haber vermesi ile kurtulmuştur. Osman Bey’in güvenini ve dostluğunu kazanan, Mihal Gazi adıyla zikrettiğimiz, Harmankaya tekfuru Mihail, gördüğü rüya üzerine 1313 yılında Abdullah adını alarak müslüman olmuştur. Osmanlı ordusunda kumandanlık yapmış, Osman Gazi ile birlikte Akhisar, Geyve, Mekece ve Osmaneli kalelerini fethetmiştir. Türbesi İnhisar ilçesine bağlı Harman Köy’dedir.

    Çakırpınarı’ndaki düğüne kadın kılığına girmiş cengaverleri ile giden Osman Gazi, çıkan çatışma sonucunda galip gelmiş, Bilecik tekfurunun kızı Holofira ise Orhan Gazi ile nikahlanarak Nilüfer Hatun adını almıştır.

    Osman Gazi 1301 yılında Yenişehir’i fethederek saltanat merkezini buraya nakletti ve devleti beş idari bölgeye ayırdı. Eskişehir’i ağabeyi Gündüz Bey’e, Sultanönü’nü oğlu Orhan Bey’e, Yarhisar’ı Hasan Alp’e, Bilecik’i Şeyh Edebali’ye, İnönü’yü Turgut Alp’e verdi.

    1301 yılındaki Koyunhisar ve 1306 yılındaki Dimboz savaşlarında Bizanslıları yendi.

    1317 yılına kadar savaşlara katıldı. Bu tarihten sonra, seferlere oğlu Orhan Gazi çıktı. Osman Gazi yedi yıldır çektiği Nikris (Gud) hastalığından 1324 yılında, 66 yaşında iken, Bilecik’te öldü. Çok arzu ettiği Bursa’nın alınışını göremedi. 1326 yılında Orhan Gazi Bursa’yı alınca babasının mezarını Söğüt’ten Bursa’ya taşıdı. Bursa alınınca başkent oldu.

    Osman Gazi, oğlu Orhan Gazi’ye kendisini Bursa’daki gümüşlü kümbete gömmesini istemiş ve şöyle vasiyet etmiştir; “ Bir nasihatım da şudur; Bir kimse sana Hak Teala’nın buyurmadığı sözler söylerse, sen onları kabul etme, Allah buyruğundan başka iş işleme. Bilmediklerini şeriat alimlerinden sor, soruştur, gerçekten bilmedikçe bir işe başlama ve de sana itaatli olanları hoş tut, hizmet edenlerine de nimetini, ihsanını eksik etme. Zira insan, gördüğü ihsanın kuludur.

    Söğüt, kısacası Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti rolünü oynamıştır. Ancak
    Söğüt’ün bu rolü uzun sürmedi. Zira Bursa’nın fethi üzerine, Osmanlı’nın başkenti Bursa olmuştur. Söğüt de Sultanönü Sancağı’na bağlı bir nahiye merkezi oldu.

    Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna ev sahipliği yapmış olan Söğüt, devletin büyümesiye birlikte, özellikle Bursa’nın fethi ve Balkanlara açıldıktan sonra ihmal edilmiştir. Bu cümleden olarak, 1648’lerde hala bir nahiye merkezidir. Ancak bu defa Bursa Sancağı’nın Lefke (Osmaneli) kazasının nahiyelerinden biridir. Nüfusu ise, yaklaşık 700 hane kadardır. 19. Yüzyılda Söğüt kaza merkezi haline getirerek, Hüdavendigar (Bursa) vilayetinin Ertuğrul (Bilecik) Sancağı'’na bağlanmıştır.


    YUNAN İŞGALİ


    Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ; Bilecik,Yenişehir, Göynük, Nallıhan, Mudurnu, Eskişehir, Kütahya, Mihalıççık, Simav, Gediz, Uşak, Sivrihisar Sancak ve kazalarıyla Osmaneli, Taraklı, Küplü, Emet, Pazarcık, Tavşanlı, Seyitgazi nahiye, Belediye ve Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine 9/10 Temmuz 1336 (1920) tarihli ve 219 numaralı şu tamimi göndermiştir:

    “ Müdafaasızlık, daha doğrusu müdafaa-i vatan uğruna iras-ı kesel edecek mahirane teivikat yüzünden Yunan gibi sefil bir düşman, Soma-Akhisar cephesinden Bursa Yenişehir’e kollarını sallayarak ve karşısında bir Müslüman Türk erkeği görmeyerek geldi.Geçtiği topraklarda çiğnediği şühedanın mezarları rezil ettiği Müslüman ırzı bizi hala utandırmayacak mı? Düşmanı karşılamak, evlatlarımızı düşmana karşı sevketmek zamanı ne vakittir? Kaçanlar buralara kadar geldi. Biz de bu firarilerle nereye kadar kaçalım? Bizde beraber kaçarsak, buraya kadar gelen düşman kaçtığımız yerlere gelemeyecek mi? Vatanı namusu mezarı mı emanet edeceğiz? Önünden kaçtığımız düşmanın kuvvet ve kıymeti nedir? Bu Müslüman yurdun de bu sefil düşmana karşı koyacak, ırzına, dinine, toprağına kitabına sadık, ecdadına layık evladı kalmadı mı? Tüfeği olmayanın orak ve baltası da mı yoktur? Ecdadının lanetine muhatap kalmayı Söğüt halkı asla kabul etmeyecektir. İmkan her nereye kadar müsaitse, erkek, dişi genç, ihtiyar düşman karşısına gideceğiz. Sizlerde Müslüman Türk kanını, din ve namus hissiyatınızı bizimle beraber çalışmaya, her fikri, her nifakı bugün için terk etmeye rizay-i teşebbüsatınıza dair cevabınızı bekleyerek evlatlarımızı cepheye göndermek üzere, sözümüze burada hitam veririz. “


    SÖĞÜT VE ÇEVRESİNİN İŞGALİ

    Belirtilen tarihi idealini gerçekleştirmek gayesiyle, her siyasi buhrandan
    Faydalanmasını bilen Yunanistan için I. Dünya Savaşı iyi bir fırsattı. Zaten savaşın devam ettiği günlerde itilaf Devletleri’nin de Yunan ordusuna olan ihtiyaçları artmıştı. Nitekim İngiltere Dışişleri Bakanı Lord E. Edward Grey 11 Ocak 1915 tarihinde Yunanistan yöneticilerine bir teklifte bulundu. İngiliz Bakan bu tekliflerinde, Sırbistan’a yardım şartıyla Anadolu kıyılarından hatırı sayılır bir kısmın Yunanistan’a bağışlanabileceğini dair söz verdi.

    İngiltere 12 Nisan’da müttefikleri adına “ Yunanistan’a, Türklere karşı savaşa katılma bedeli olarak Ocak’ta vaad edilen Aydın vilayeti dahilindeki araziyi garanti etmeye hazır olduklarını “ bildirdi.

    Yunanistan Başbakanı Venizelos hemen savaşa girmek taraftarıydı. Ancak Almanya taraftarı olan Kral Kostantin savaşa girmekte çekingen davranıyordu. Bu durum Yunanistan iç politikasında bir buhran bile doğurmuştu. Sonunda yönetimi ele geçirmeyi başaran Venizelos, 11 Haziran 1917’de Yunanistan’ı savaşa soktu.

    Bu şekilde Yunanistan, İtilaf Devletleri yanında savaşa girmenin karşılığı olarak, daha önce hayal etmiş oldukları toprakları kazanacaktı. Bu arada Yunan Başbakanı ülkesini savaşa sokarak vaat edilen tazminata hak kazanmıştı. Nitekim İzmir ve çevresinde İtilaf Devletleri’nin emniyet ve selametlerini tehdit edici hiçbir olay olmamasına rağmen, Mondros Mütarekesi’nin 7. Maddesine dayanak gösterilerek 15 Mayıs 1919’da Yunan askerinin İzmir’e çıkması sağlandı.

    Ancak Yunanistan, İzmir ve çevresiyle yetinmeyerek işgallerini Ege Bölgesi içlerine doğru genişletti. İzmir ve çevresinden sonra Aydın, Nazilli Menemen, Bergama, Manisa, Uşak, Afyon, Eskişehir, Kütahya, Balıkesir, Bursa ve Batı Trakya’da Yunan güçlerince işgal edildi. Ayrıca çalışma alanı olarak seçilen Söğüt ve çevresine de Yunan askeri girmeyi başardı. Yöremiz toprakları 8-11 Ocak 1921 arası üç gün, 24 Mart-1 Nisan 1921 arası sekiz gün, 12 Temmuz 1921-6 Eylül 1922 arası da onüç ay yirmibeş gün olmak üzere düşman işgalinde kalmıştır.


    SÖĞÜT VE ÇEVRESİNDE Yunan MEZALİMİ


    İzmir’e ayak bastıkları ilk gün, yirmisi subay olmak üzere şehrin ileri gelen bazı kişilerini şehit eden Yunanlılar, hemen sonraki günlerde de bu cinayetlerini devam ettirerek pek çok masum kişiyi öldürdüler. Türk evlerine hücum ile ırz, mal, gasp ve tecavüzlerine kalkıştılar. 11 Eylül 1919’da İzmir’de yangın çıkardılar. Daha sonra aynı zulümleri, işgal ettikleri diğer yerlerde devam ettirdiler.




    Yunanlılar ikinci işgalleri ( 24 Mart – 1 Nisan 1921 ) esnasında özellikle II. İnönü yenilgisinden sonra geri çekilirken Söğüt’ün merkezinde ve köylerinde çok insanlık dışı davranışlarda bulunmuşlardır. Söğüt halkının ileri gelenlerince hazırlanan 10 Nisan 1921 tarihli raporda, bu Yunan mezalimi özetle şöyle belirtilmektedir.


    1. Paşaağaların Dursun Hanım ile Cami-i Kebir Mahallesi’nden Tahsildar Mehmet Efendi’nin validesi Hatice Hanım süngülemek suretiyle öldürülmüşlerdir. Dursun Hanım’ın feryadına karşı kahkahalarla gülerek eğlenmişlerdir. Yine Cami-i Kebir Mahallesi’nden Hacı Efendi’nin onüç yaşındaki kızının bakirini izale (tecavüz) ederek beraberlerinde götürmüşlerdir. Aynı mahalleden Şaheste Hanım ile Çimenlik Mahallesi’nden Emirlerin İbrahim’i birçok işkenceyle feci şekilde öldürerek, her ikisininde evlerini yakmışlardır.

    2. Çimenlik Mahallesi’nden Kasap Hacı Emin, Hıfzıhüseyin Mahallesi’nden eski Tahrirat Katibi Mustafa Efendi, Cami-i Kebir Mahallesi’nden de Kızıloğlu Rüştü düşman tarafından alınıp götürüldüğü tesbit edilemediğinden, yaşayıp yaşamadıkları bilinmemektedir. Aşcı Ahmet Çavuş, dövülmek suretiyle öldürülmüş ve cesedi yakılmıştır.

    3. Sekizyüz kadar Müslüman evi yakılmış ve eşyaları da yağma edilmiştir.

    4. Üç Camii, üç Mescit, iki Medrese,Bir Dergah-ı şerifle birlikte içerisine
    40 erkek ile 60 kadın doldurmak suretiyle Cami-i Kebir (Büyük Cami) yakılmıştır. Caminin taştan yapılmış olması sebebiyle mazlumlar büyük bir faciadan hayatlarını kurtarmışlardır. Mebus Halil Efendi’nin babası İbrahim Efendi feci şekilde dövülerek parası alınmıştır.

    5. Ertuğrul Gazi Hazretleri’nin türbesi üzerindeki sanduka kırılmak suretiyle kaldırılmış ve mübarek mezarı kazılmıştır. Ayrıca, üzerinde asılı lamba kırılmış, bu billur parçalarından haç işareti yapılmıştır. Bu arada Kur’an-ı Kerim’ler yırtılarak ayaklar altında çiğnenmiş, özetle türbenin içerisine çeşitli pislik dökülmüş ve bu vahşeti yazmak kalemin gücü yetmeyeceğinden gözle görülerek alamamak ve Yunan vahşetine karşı lanetler yağdırmamak kabil değildir.

    6. Türbenin etrafında bulunan binaların hepsi yakılmıştır. Bu arada Ertuğrul Gazi Hazretleri’nin zevc-i muhteremlerinin (saygıdeğer eşlerinin) kabri üzerindeki demir parmaklık tahrip edilerek kabri kazılmış ve birçok yerlerine haç işareti dikilmiştir. Ayrıca Osman Gazi Hazretleri’nin vefat ettiği mahalli gösterir abide yıkılmış ve etrafında kalemin yazamayacağı çeşitli pislikler dökülmüştür. Türbede bir Müslüman kadının ırzına geçilmiş ve memeleri kesilmek suretiyle orada öldürülmüştür.

    7. Söğüt’ün merkezinde 350’yi aşkın han, dükkan ve fırın eşyaları ile birlikte yakılmıştır. Bu arada kutsal yapılar, (Müslümanların sığınakları olan evler) da eşyalarıyla beraber yakıldığı gibi tahliye sırasında kaçamayan mazlum Müslümanların bir kısmı öldürülmekle, genç kızların bikrini izale olunarak beraberlerinde götürmüşlerdir.
    Kasabadaki Müslümanların hepsinin mal ve mülkü zaptedilmiş, kendileri de darp, hakaret ve çeşitli işkence edilmek suretiyle zulme uğramışlardır. Kura katibi Osman Efendi, Sabık Tahsildar Niyazi Efendi ile Hacı Sait Efendi’nin Mehmet Efendi gibi ileri gelenlerle eski muallimlerden Emin Turgut Efendi boğulma tehlikesi geçirmişlerdir. Evler Yunanlılar tarafından karpit dökmek suretiyle kasten yakılmıştır.
    61’inci Tümen Komutanı Albay İzzettin Bey’in Garp Cephesi Komutanlığı’na gönderdiği 15 Nisan 1921 tarihli raporun da Yunan Mezalimi şu tüyler ürpertici cümlelerle dile getirmektedir.

    Söğüt, Yeniköy, Sırhoca, Aşağıköy, Akçapınar, Karabayır köylerinde düşman yangınlar çıkartmış, Yeniköy kamilen yakılmış, diğer köylerde pek az hane kalmıştır. Söğüt Ertuğrul Gazi Türbesi’nin şimdiki görüntüsü pek acı vericidir. İstilaya uğrayan köylerin harp bölgesi haricine çıkaramadıkları hemen bilumum hayvanatı, düşman tarafından sürülüp götürülmüş veya yedirilmiştir. Hububat ve yiyecekler de tamamen yağma edilmiştir. Camilerden aldıkları Kuran-ı Kerimleri yırtıp abdesthanelere atmış ve pisletmişlerdir. Yerli Rumlar’ın iştirakleriyle eşyalar yağma edilmiş paraları üzerlerinden alınmış, Söğüt’ten Şahine Kadın, Fabrikatör Sabri Efendi’nin büyük validesi Dursun, Tahsildar Mahmut Efendi’nin validesi Hatice Hanımlar birçok işkence ile şehit edilmişler ve üç kadını Söğüt Kasabası yangınında yakmışlardır. Hacı..... evlatlığı onüç yaşlarında ....’nın bikrini izale etmişler (kızlığının bozmuşlar) ve beraberlerinde götürmüşlerdir. Söğüt erkeklerinden Ahmet Çavuş, Emirlerin İbrahim darp tesiriyle (dövülerek) şehir düşmüşler, Sabık Tahrirat Katibi Mustafa, Kasap Hacı Emin ve Kızıloğlu Rüştü de düşman tarafından götürülmüşlerdir. Ertuğrul Gazi Türbesi’nde bir Müslüman kadını tecavüz edildikten sonra memeleri kesilerek şehit edilmiştir. Zeyve köyünden civar ormanlarında saklanan kadınları saklandıkları yerde yakalanarak kötü uygunsuz işler yapmışlar, Yeniköy ’den hasta ve sakat olduklarından çıkamamış olan Şeyh Ahmet oğlu Ali Molla, Halil oğlu Ali Ağalarla ve Alilerin Mustafa validesi Fatma kadın gayet feci bir suretle şehit edilmişler ve naaşları köyde bulunmuştur. Söğüt’ün Buriçak (Borcak) köyünden Kargacıoğullarından Kamil para için revolver ile beyni parçalanarak şehit edilmiştir.

    Yukarıda belirtilenlerden başka Söğüt köylerinde görülen Yunan zulmünden tespit edebildiklerimiz köyler şöyledir.

    Borcak Köyü
    Bu köy halkından kırkbeş yaşlarında Karaağaçoğullarından Süleyman oğlu oğlu Kamil parasına tamahen şehit edilmiştir. Fehimak Ali de sopa ile dövülerek işkenceye maruz kalmıştır.

    Hayriye Köyü
    Köy harp dahilinde kaldığı için bütün evler yıkılmıştır. Hayvanlar düşman gelmeden önce kaçırıldığı için Yunanlılar sadece dört hayvan alabilmişlerdir. Bununla beraber, caminin halı ve kilimleriyle, evlerde buldukları diğer eşyayı yağma etmişlerdir.

    Savcıbey (Aktaş) Köyü
    Köy düşman işgalinden önce boşaltıldığı için can ve mal kaybı olmamıştır. Bununla
    beraber köylünün bir hayli eşyası zarar görmüştür.

    Kamuranteke (Doruk) Köyü
    Köyde 25 ev Yunanlılar tarafından yakılmıştır. Bu arada eşya ve zahire de gasbetmişlerdir. Hayvan ve insan zayiatı yoktur.

    Hamitabat Köyü
    Düşman işgalinden önce, hayvanlarını ve kıymetli eşyalarını Sakarya’nın öbür tarafına naklettiklerinden pek fazla zayiat olmamıştır. Köyde kalanlar Yunanlıların hakaret ve işkencelerine maruz kalmışlardır. Her gün köye gelen Yunan askerine tavuk ve yumurta vermek zorunda bırakılmış ve böylece evlerini yakılmaktan kurtarmışlardır. Bu arada daha fazla işkence görmemek için zaman zaman aralarında para toplayarak Yunan askerine vermek zorunda kalmışlardır.

    Küre Köyü
    Köy düşman kuvvetlerinin ayağı altında kalmıştır. Yunan askerleri köyün ileri gelenlerinden Muhtar Halil Ağa, Hatip Hüseyin Efendi, Emekli Yüzbaşı Hüseyin Efendi, Hafız Ahmet Efendi adlarındaki kişilere tehdit ve hakaret etmek suretiyle para almışlardır. Nitekim 27 Mart 1921'’e köye gelen Yunan askerleri köylüden 200 lira para istemişlerdir. Köylüler “bu köy fakir bir köydür.
    Bu kadar para bulamayız deyince köy yanındaki iki evi kundaklamak kalkmışlar hatta ateşe vermişlerdir.” Köylü istedikleri parayı vermek suretiyle kurtulmuştur. Bu arada köyden tavuk ve yumurta da almışlardır.

    Sırhoca Köyü
    25 Mart 1921’de köye gelen Yunan askerleri 70 haneden ibaret olan köyün camisi ile, 48 hanesini ve okulunu eşyalarıyla beraber yerle bir etmişlerdir. Ayrıca köy halkından Bayraktaroğlu Ali, Hacı Hayri’nin Mehmet, Koca Ali’nin Süleyman ve Sarı Hasan’ın Abdullah’a ait çok sayıda hayvanı gasbetmişlerdir. Köy ahalisi daha önce tedbir aldığından ırz ve namuslarını korumuşlardır.

    Hamidiye Köyü
    Yunan askerleri, bu köyden 14 kişiyi çeşitli işkencelerle şehit etmiştir. Köyde bulunan çok sayıda hayvanı gasbetmişlerdir. Ambarlarda buldukları zahireyide almışlardır. Verdikleri zararın değeri 126200 lira civarındadır.

    Zeyve (Dereboyu) Köyü
    Köy heyetinin 10 Nisan 1921 tarihli tutanağına göre Yunanlıların burada işledikleri insanlık dışı fiilleri şöyledir;

    1. Halkı 25 Mart 1921 günü köy camiine toplayarak şimdi hepinizi yakacağız, para çıkarınız tehdidiyle bütün halk soyulmuş, göze dokunur elbiseleri gasp edilmiştir.

    2. Bütün evlere girilerek kıymetli eşyalar yağma edilmiştir. Bu arada camiinin kilimleri de alınmıştır. Derelere kaçırılan hayvanlar dahi toplanarak Söğüt’e nakledilmiştir.

    3. Dağlara, ağaçlıklar arasına kaçan köylü kadınlarının bir kısmı basılarak ırz ve namuslarına tecavüzatta bulunulmuştur.

    4. Köyün bütün hububatı yağma edilmiştir. Yiyecek hiçbir şey bırakmamışlardır. Gidecekleri gün taşıyamadıkları un, makarna, erişte gibi yiyecekleri çamur ve kül içine atmışlar, içlerine pislik karıştırmak suretiyle yenmez hale getirmişlerdir.

    5. Köyde keçi, koyun, öküz, tavuk, horoz vs. hiçbir hayvan bırakmamışlardır.

    6. Köyde kalanlardan dayak yememiş işkence görmemiş kimse yoktur. Yetmişlik ihtiyar Kara Hasanoğlu Ahmet Ağa’nın sırtı kanlar içindedir. Kara Mehmet oğlu Mustafa’nın kafasında da ayrıca yara vardır.

    7. Köyden İsmail, İbrahim Çolak oğlu İbrahim Çavuş ve Kara Ali oğlu Hasan’ı beraberlerinde götürmüşlerdir. Ne yaptıkları malum değildir.

    Sönmez Köyü
    Söğüt’ün işgalinden üç gün sonra yerli Rumların kılavuzluğunda köye gelen Yunan askerleri; 127 inek, 65 öküz, 18 beygir, 20 merkep, 90 koyun-keçi, hesapsız tavuk, yumurta toplamışlardır. Bu arada ambardaki zahireyi, caminin kilimleri, köyde bulunan arabaları gasbetmişlerdir. Köyde dayak yemeyen kalmamıştır. Kesmeye yatırdıkları Hacı Mehmet Ağa’dan 210, Hacı Hüseyin Ağa’dan 30 lira almışlardır.

    Kızılsaray Köyü
    Düşman gelmeden önce köy boşaltılmıştır. Köyde kalan iki kadından birisi kolundan süngülenmiştir. Köyde buldukları hayvanları gasbetmişlerdir. Caminin kilimleri almışlar, Kur’an-ı Kerim’leri tuvalete atmışlar ve köyden üç kızın bikrini izale etmişlerdir.

    İnhisar Köyü
    Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Arşiv’ inde Yunanlılar İnhisar Köyü’nde yaptıkları vahşet ve zulümleri ile ilgili bir belgeye rastlayamadık. Ancak İnhisar halkından Hasan Uysal bu konuda şu bilgileri vermiştir.
    “ Yunan askerleri köyümüzde çok zulüm yaptı. Köyün 95 evini ateşe verdiler. Biz kaçtık. Köyümüzün genç kızlarından ve kadınlarından pek çoğuna tecavüz ettiler. Yine köyümüzden onların bu çirkin fiiline karşı çıkmak isteyen 5 kişiyi öldürdüler. Ayrıca köyümüzün ileri gelenlerinden birinin kızını da beraberlerinde götürdüler.
    Yunan’ın köyümüzdeki zulmüne Ermeniler yardımcı olmuştur. Tavuk gibi uysal yaşayan Ermeniler, Yunan gelince hepsi horoz oldular. Karıları kızları birer efe olup çıktılar. Aynı şekilde Rumlar da.

    Yunan gelince Ermeni ve Rumlar, gavurluklarını gösterdiler. Bu civarda Ermeni ve Rumlar, Yunan askerlerine rehberlik yaptı. Kim zengin, kimin kızı var, kimin karısı güzel, Türkler ne yapıyor? Bu gibi bilgileri, Yunan askerine hep onlar ulaştırdılar.Onların yardımlarıyla köyümüzde soyulmadık ev kalmadı”

    Yunan İşgalinde son söz olarak diyebiliriz ki;

    Söğüt ve çevresi halkı Yunan işgalinin ağır faciasını yürekleri parçalanarak görmüştür. Bununla beraber, yedisinden-yetmişine kadın-erkek, zengin-fakir milli duygusu yüksek bütün yöre halkı Milli Mücadele’de yer almışlardır. Ayrıca, Söğüt’lüler vatanın kurtuluşu için hiçbir fedakarlıktan çekinmemişler, maddi-manevi bütün imkanlarını seferber etmişlerdir.


    MİLLİ MÜCADELE’DE SÖĞÜT

    Kurtuluş savaşımızın başlarında İttihat ve Terakki Fırkası kendini feshetmişti. Onun yerini almak için kurulan Teceddüt Fırkası aktif bir rol oynayamıyordu. Bununla birlikte ülkenin en güzide gücünü İttihatçılar oluşturuyordu. Ancak ittihatçıların baskısından kurtulan muhalefet 1919 yılı Ocak ayında Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nı yeniden kurmuşlardı.

    İlk defa 21 Kasım 1919 tarihinde kurulan Hürriyet ve İtilaf Partisi, İttihat ve Terakki’nin iktidarı tam olarak ele almasından sonra hiçbir varlık gösteremeyerek atıl bir vaziyette kalmıştı.

    Mondoros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrası gelişmelerden faydalanarak faaliyete geçen Hürriyet ve İtilaf Fırkası, Milli Mücadele’ye karşı idi. Bundan dolayı Anadolu harekatına karşı olanlar ile azınlıklar bu partini çatısı altında toplandı. Yine partinin İslami görüşleri savunması ve özellikle kurucuları arasında Şeyhülislam Mustafa Sabri gibi bir din adamının bulunması, partinin yer yer Anadolu’da da desteklenmesini sağladı. Ayrıca Hürriyet ve İtilaf Fırkası, mütareke yıllarında “İngiliz
    Himayeciliği” görüşünü benimseyerek İngiliz Muhipler Cemiyeti ile de işbirliği yaptı.
    İngilizlerin de desteğini alan Hürriyet ve İtilaf Fırkası, kısaca Milli Mücadele’ye karşıydı. Buna karşılık İttihat ve Terakki Fırkası Anadolu harekatı yanında yer almıştı.
    Ülkenin ileri gelen askeri ve sivil yöneticileri ile eşraf bu iki parti arasında bölünmüştü.

    Bu durum, hiç kuşkusuz Söğüt ve çevresini de etkilemiştir. Şöyle ki Milli Mücadele’nin ilk günlerinde giriş kısmında da denildiği gibi Söğüt bir kaza merkezi olup, Ertuğrul (Bilecik) Mutasarrıflığına bağlıydı. Vilayetine bağlıydı. Bursa Valisi ise, Hürriyet ve İtilaf Fırkası mensubu Gümülcineli İsmail Bey idi. 13 Mart 1919 tarihinde Valilik makamına oturan İsmail Bey’in ilk icraatı, Milli Mücadele’ye ve bu amaçla yapılan hazırlıklara karşı çıkmak oldu. Bu cümleden olarak gizlice yaptırdığı soruşturmalarda Milli Mücadele yanlılarını, bu arada örgütlenmeye çalışan genç subay ve aydınları saptıyor, bunları çeşitli bahanelerle kent dışına sürüyordu.

    Böyle bir ortamda, Osmanlı Devleti’nin ilk başkentine yakışır bir şekilde davranan vatansever Söğüt’lüler aşağıda da değinileceği üzere milli harekatın en ön saflarında yer almışlardır.


    İZMİR’İN İŞGALİNE SÖĞÜT’LÜLERİN TEPKİSİ

    İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edildiği haberinin Söğüt’e ulaşması halkı üzüntüye sevk etti. Olaydan fazlasıyla üzüntü duyan Söğüt’ün yurtsever halkı 15 Mayıs 1919’da çeşitli makamlara ve İtilaf Devletleri temsilcilerine protesto telgrafları gönderdiler.

    Bu telgraflara arzu edilen cevabın gelmemesi ve olaydan dolayı devam etmekte olan galeyanın durmaması üzerine 21 Mayıs 1919’da bir protesto telgrafı daha ilgili makamlara gönderildi. Belediye Reisi Kamil imzasıyla bir sureti de İstanbul hükümetine gönderilen bu telgrafta şöyle deniliyordu;

    “ Üzücü İzmir hadisesinden dolayı kaza halkının galeyanını altı gün evvel İtilaf Devletleri’nin temsilcilerine arz etmiştik. Şimdiye kadar sükuneti sağlayacak bir haber alamadık.Köylerden merkeze toplanan ahali heyecan içinde “Hükümet-i müttefikamızın” emir ve açıklamalarını beklemektedir.”


    DİN ADAMLARININ ÇALIŞMALARI ;

    Söğüt Müftüsü Mustafa Lütfi Efendi (Kileci)

    1866 (1282)’da Söğüt kazasının Hüseyin Efendi mahallesinde doğdu. Kilecizade İsmail Efendi’nin oğludur. İlk öğrenimini Söğüt Sıbyan Mektebi’nde, orta öğrenimini de yine Söğüt Rüştiye’sinde yaptı. Daha sonra İstanbul’a gitti. Fatih Dersiamlarından Ünyeli Hacı Hafız İbrahim Efendi’nin tedrisine (ders halkasına) katıldı. Ocak 1906’da müderrislik icazeti aldı.

    Öğrenimi sonrasında, Söğüt Mahkeme-i Şer-iye Katipliği ve Söğüt Eytam Müdürlüğü görevlerinde bulundu. Bu arada Söğüt Maliye Sandık Eminliği görevini de yürüttü. 15 Ağustos 1911’de Söğüt Müftülüğü’ne tayin edildi.

    Müftü Mustafa Efendi, Bursa valilerinin ve özellikle Şeyhülislam Mustafa Sabri’nin menfi tutum ve bu yöndeki baskılarına rağmen, Milli Mücadele’nin ilk günlerinde ulusal harekat yanında yer aldı. O cami kürsülerinde, meydanlarda düzenlenen mitinglerde Milli Mücadele’nin hedef ve amaçlarını Söğüt halkına anlatmıştır. Bir defasında cami kürsüsünde ayağa kalkarak;

    Ey cemaat, Ey Söğüt’lüler !

    “Siz herhalde kadınlarınızı, kızlarınızı Yunan Gavuruna peşkeş çekmek istiyorsunuz” gibi sert sözlerle Söğüt halkının milli duygularını galeyana getirmeye çalışmıştır. Onun bu yöndeki çalışmalarında daha sonra milletvekili de olan Halil Efendi, Hakim Cavit Bey gibi Söğüt halkının ileri gelenleri de yardımcı olmuştur.

    Ayrıca aşağıda daha ayrıntılı olarak belirtileceği gibi, Müftü Mustafa Efendi Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluş ve faaliyetlerinde görev aldı. Bu arada gönüllülerden oluşan Söğüt Milli Gündüzbey Taburu’na komuta etti. Bu arada Ankara Fetvası’nı Söğüt Müftüsü olarak, tastikledi.

    İstiklal madalyası sahibi olan Mustafa Lütfi Efendi (Kileci), Söğüt Müftüsü iken 26 Temmuz 1928 tarihinde vefat etmiştir. Soyadı olan KİLECİ Söğüt’te bir Sokağa verilerek ölümsüzleştirilmiştir.

    Ali Rıza Paşa Hükümeti’nin İstifası ve Tepkileri ;

    Söğüt’lülerin Tepkisi ;

    Mustafa Kemal Paşa’nın telgrafı üzerine, yeni hükümetin milli isteklere uygun nitelikte kurulması için Söğüt halkı da faaliyete geçti. Bu cümleden olarak, halk adına Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Başkanı Abdullah imzasıyla Meclis-i Mebusan’a telgraf gönderilmiştir.

    6 Mart 1920 tarihli telgrafta; Kanun-ı Esasi’nin hükümlerine uygun olarak ve vatanın selametini temin edecek tarafsız bir hükümetin kurulması istendikten sonra şöyle deniliyordu;

    “ İtilaf Devletlerinin memleketimizin geleceği hakkında karar almak üzere bulundukları şu nazik zamanda hükümetimizin ansızın istifasının meydana gelişini üzüntü ve hayretle öğrendik. Milli Meclisimizin güvenini kazanamayan bir hükümetin işbaşına geçmesi içeride nifak ve düşmanlığı başlatacağından asla izin vermeyeceğimizi arz eyleriz. Ayrıca Kanun-ı Esasi’nin hükümlerine uygun olarak vatanımızın selametini sağlayacak tarafsız bir hükümetin kurulmasını talep eyleriz.”


    MİLLİ TEŞKİLATLANMA

    Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin Kuruluşu ;

    Mondros Mütarekesi (30 Ekim 1918) sonrasında başlayan İtilaf işgalleri özellikle İzmir’in 15 Mayıs 1919’da Yunanlılar tarafından işgali Türk halkı tarafından nefretle karşılanmış, yurdun her tarafında milli cemiyetler ve Kuva-yı Milliye teşkilatları kurulmuştur. Bu arada Anadolu’nun çeşitli yerlerinden Saderet Makamına, işgallerin kaldırılması yolunda girişimlerde bulunulması için çok sayıda telgraflar çekilmişti. Başka bir ifadeyle, Yunan askerinin İzmir’e ayak basması, Türk halkını süratli bir şekilde teşkilatlandırdı. Henüz daha İzmir’in Yunanlılar’a verileceğinin duyulması üzerine, İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti, 17. Kolordu Komutanı ve Vali Nurettin Paşa’nın da yardımıyla 17-19 Mart 1919 tarihleri arasında İzmir’de bir kongre toplandı. Bu kongreyi 1.( 28 Haziran–12 Temmuz 1919)

    Balıkesir Kongreleriyle, Nazilli (6-9 Ağustos 1919) ve Alaşehir (16-25 Ağustos) kongreleri izledi.

    Bu faaliyetlerinde tesiriyle Söğüt’te milli örgütlenmeye gidilmiştir. Ancak çalışmamızda, buradaki ilk milli örgütlenmenin ne zaman faaliyete geçirildiğini tespit edemedik.

    Bu yazının “Söğüt Kazası Hareket-i Milliye Redd-i İlhak Heyeti ve Belde-i Belediye Riyaseti” hitabıyla başlaması Söğüt’te Ekim 1919 tarihinden önce milli örgütün bulunduğunu göstermektedir. Kuruluş tarihini tespit edemediğimiz bu milli örgütün adının da “Redd-i İlhak” Cemiyeti olması muhtemeldir. Zira 26-30 Temmuz 1919 tarihleri arasında toplanan II. Balıkesir kongresinde; “ Redd-i İlhak” cemiyetlerinin isimlerinin fiili mukavemetin başladığını göstermek üzere, “Hareket-i Miilile Redd-i İlhak” olması kararlaştırılmıştır. Bu karara uyularak, “ Söğüt Redd-i İlhak Cemiyeti’nin ismi “ Hareket-i Milliye Redd-i İlhak olarak değiştirilmesi muhtemeldir.

    Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyetinin Faaliyetleri ;

    Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı arşivinde bulunan karar defterine göre, Milli Mücadele’de önemli hizmetlerde bulunmuştur. Cemiyetin faaliyetleri ve aynı zamanda çalışmaları hakkında bir fikir vermesi için söz konusu defterdeki kararları özetle sunmayı uygun bulduk.

    15-16 Kasım 1919 tarihinde yapılan ilk toplantısında Cemiyet idare heyeti sekiz karar almıştır. Bu kararlar şunlardır;

    1. Karar: Seçim yapılmıştır. Seçim sonunda Abdullah Efendi cemiyetin başkanlığına getirilmiştir. Ayrıca Halil Efendi de 800 kuruş maaşla katip olarak görevlendirilmiştir.

    2. Karar: Halk tarafından yapılan yardımları toplamak, aylık-gelir-gider işlerini yürütmek üzere, Belediye Katibi Hayri Efendi’nin 800 kuruş maaşla cemiyet emrinde görevlendirilmesi kararlaştırılmıştır.

    3. Karar: Daha önce “ Geçici Heyet” tarafından halktan alınmakta olan yardım listesinin kabul edilmesi ve bunların aylık gelir ibra edilmekle beraber cetvellerin yeniden tetkikine karar verilmiştir.

    4. Karar: Kazaya bağlı nahiyeler konum ve mevkilerine göre üç kısma ayrılarak, kaza merkezi ile birlikte bu yerlerin asayişinin temini için 30 kişilik bir müfrezenin kurulması kararı alınmıştır. Ayrıca bu müfrezenin çalışmalarını denetlemek üzere bir müfettiş tayin edilmesi kararlaştırıldı.

    5. Karar: Kazada kullanılacak müfettiş ve kolbaşıları 40, Süvarilere 30 ve piyadelere de 20 lira olmak üzere aylık maaş verilmesi kararlaştırılmıştır.

    6. Karar: Haftada Pazar, Salı ve Perşembe günleri olmak üzere üç gün heyet üyelerinin toplanılmasına, kararların ekseriyetle alınmasına ve yedi kişilik heyet üyelerinin en az dördünün kasabada bulunmasıyla toplantıların yapılmasına karar verilmiştir.

    7. Karar: 4 No’lu karar gereğince, İnönü ve Bozüyük deki müfrezeleri denetlemek üzere, azadan Halil Efendinin buralara gitmesi kararlaştırılmıştır.

    8. Karar: Geçici Heyet tarafından teklif ve tertip edilen müfrezelere 5 No’lu karar gereğince aylık ücret ödenmesi karara bağlanmıştır.

    25 Kasım 1919 tarihinde yapılan 2. Toplantıda 9. Ve 10. Kararlar alınmıştır.

    9. Karar: Söğüt Merkez mıntıkasındaki istihdam edilen kişilerin istifa etmeleriyle yerlerine alınan üç kişiyle ilgilidir.

    10. Karar: Söğüt merkezinde görev yapan müfrezenin personeli ve hayvanları için aylık 300 kuruş kira ile bir bina temin edilmesiyle ilgilidir.

    30 Kasım 1919’da yapılan 3. Toplantıda 11.,12.,13.,14. Ve 15. Kararlar alınmıştır. Bu kararlar da şöyledir;

    11. Karar: Eskişehir’e bağlı Demirciler köyünden bir kişinin Söğüt ilçesi hudutları içerisinde hırsızlık yapmasıyla ilgilidir. Hırsızlık yapan kişinin, müfrezeler vasıtasıyla Söğüt’e getirilerek tahkikatın yapılması kararlaştırılmıştır.

    12. Karar: Söğüt'e bağlı Hisarcık'tan Sağır Mehmet ve Ali tara fından yapılanşikayetlerin tetkik edilerek gereğinin yapılması ile ilgilidir.

    13. Karar: İnönü nahiyesi merkez telgraf ve telefonu ile haberleşmenin yapılmaması üzerine, 4 no’lu karar gereğince, orada bulunmakta olan 9 kişinin Süvari müfrezesine ilaveten 1100 kuruş aylıkla bir kişinin daha görevlendirilmesi kararlaştırılmıştır.

    14. Karar: Bozüyük nahiyesine giden heyet azası Halil Efendi’nin 1200 kuruşluk masrafının sandıktan ödenmesiyle ilgilidir.

    15. Karar: Milli Hareket için halktan toplanan yardımlardan gerek cepheye ve gerekse göçmenlere daha fazla yardım yapabilmek için heyetlerin aylık harcamalarında tasarrufa gitmeleri kararlaştırılmıştır. Bu cümleden olarak; Söğüt Merkez için, 48500 kuruş, Bozüyük nahiyesi için 61800 kuruş, İnönü nahiyesi için, 35100 kuruş ve Mihalgazi nahiyesi için de, 9800 kuruş aylık gider uygun bulunmuştur.

    Söğüt’te gerek mahalli asayişin temini, gerekse cephede düşmanla çarpışmak Üzere, gönüllülerden müfrezeler teşkil edilmiştir. Bu cümleden alarak Söğüt’te teşkil edilen ilk müfreze, kaza merkezini ve kendisine bağlı nahiye merkezlerinin can güvenliğini sağlamakla görevlendirilmiş silahlı 39 kişilik bir kuvvettir. Söğüt Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin 4 no’lu kararı gereğince teşkil edilen bu müfreze, kaza merkezi ile tabii konum ve mevkilerine göre tesbit edilmiş üç nahiye merkezinin asayişinden sorumluydu. Bu nedenle müfrezei her mıntıkaya 9 kişi olmak üzere 4’e bölünmüştü.

    Geriye kalan üç kişi ise, kaza merkezi ile nahiyeleri arasında irtibatı sağlamak üzere görevlendirilmişlerdi. Söğüt Müdafa-i Hukuk Cemiyeti, 30 Kasım 1919 tarihinde aldığı karar gereğince daha önce İnönü nahiyesi merkezinde görevlendirilen 9 kişilik Süvari müfrezesine ilave irtifat neferi olmak üzere aylık 1100 kuruş maaşla bir piyade neferi daha görevlendirdi. Söğüt Müdafa-i Hukuk Cemiyeti’nin 3 Nisan 1920’de aldığı başka kararla, müfreze yeniden düzenlendi. Buna göre; kaza merkezinde 8 süvari ve 2 piyade, Bozüyük nahiyesi merkezinde 5 süvari ve 7 piyade, Mihalgazi nahiyesi merkezine de 8 piyade bulundurulması uygun görülmüştür. Yine aynı toplantıda; Süvari kolbaşılarına 3500 kuruş, süvarilere 3000 kuruş, piyade

    Kolbaşılarına 2000,piyade neferlerine de 1160 kuruş maaş verilmesi kararlaştırılmıştır.

    Kuruluşunda müfreze, Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti azası Halil Efendi tarafından sevki idare edilmiştir. Halil Efendi, zaman zaman nahiye merkezlerine de gitmek suretiyle müfrezeyi denetlemiştir.Adı geçenin bu görevi 3 Nisan 1919 tarihine

    Kadar devam etmiştir. Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti zikredilen tarihte alınan kararla , söz konusu görevi yürütmek üzere, Yüzbaşılıktan emekli Ethem Efendi’yi

    “ Süvari Reisi” ünvanıyla 3500 kuruş maaşla tayin edilmiştir.

    Müfrezede görev alanlardan tespit edebildiklerimiz ise şunlardır;

    Söğüt merkezinde görev yapanlar; Halid Bey’in Mehmet (Kolbaşı) Hisarcıklı Abdullah, Kanber Osman’ın Halil, Pirinççi Mehmet, Küçük Hasan’ın Ömer, Canbulat oğlu Rıza, Hisarcıklı İbrahim ve Musa, Zeyveli Süleyman, Gökoğlu Abdi Efendi, Dudaşlı Abdullah, Hisarcıklı Hatip oğlu Mustafa, Samrılı Emin Çavuş, Kadri’nin Mehmet Köse’nin Bekir, Serkatip Mehmet’tir.

    Söğüt merkezi ile nahiyelerinde asayişi korumak üzere kurulan müfrezeden başka, cephede düşmanla çarpışmak üzere de Söğüt’te Milli müfrezeler teşkil edilmiştir. Bu müfrezeler şunlardır;

    Milli Gündüzbey Taburu

    Milli Mücadele’de yurdun pek çok yerinde olduğu gibi Söğüt’te de Haziran 1920’de Gündüzbey Taburu adıyla 400 kişilik bir müfreze teşkil edilmiştir. Bu tabur, Söğüt Kazası ahalisinden orduya alınmayan yaşlı kişilerden oluşturulmuştur. Söğütlü yedek subaylar da bu taburun subayları olmuştur.

    Taburun bütün silahlarını ve teçhizatını yine Söğüt’lüler temin etmiştir. Söğüt halkı (merkez nahiye ve köyleri) Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti (Söğüt) tarafından yayınlanan genelgelere uyarak elindeki silahları Gündüzbey taburu efradına verilmek üzere ilgili mercilere teslim etmişlerdir.

    Savcıbey Müfrezesi

    Gündüzbey Taburu’ndan başka Söğüt’te ikinci bir tabur daha kurulmuştur. Söğüt ve çevresinde yerel asayişi temin etmek üzere teşkil edilmiş olan kuvvetin sayısı arttırılarak Savcıbey Müfrezesi adı altında cepheye gönderilmiştir.

    Söğüt ve Çevresi Halkını Türkiye Büyük Millet Meclisinde Temsil Edenler:

    1- Necip Bey (Soydan) (1890-1959) Ali Efendi’nin oğlu olan Necip Bey, 1890 (1306)’da Bursa-Yenişehir İlçesi Güneyce köyünde doğdu. İlk öğrenimini Yenişehir’de, orta öğrenimini İstanbul Mülkiye Mektebi’nde devam ettirdi ve buradan 1912 yılında mezun oldu. 1915’de Erzurum Valiliği, 1916’da Çarsanak (Çemişkezek) Kaymakamı oldu. 1917-1920 yılları arasında Haran ve Raka Kaymakamlıklarında bulundu.

    Daha sonra Söğüt’e gelen Necip Bey, söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluş ve faaliyetlerinde görev aldı. Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nce aday gösterildi ve TBMM’nin 1’nci Dönemine Ertuğrul Livasından Milletvekili seçildi. Milletvekilliği sona erince, yeniden memuriyet isteğinde bulundu. Bunun üzerine 14 Temmuz 1923’de Söğüt Kaymakamlığına atandı. 3 Şubat 1959’da öldü.

    2- Halil Efendi (Işık) (1879-1935) 1879 (1295) Bilecik-Söğüt ilçesinde doğdu. Babası emekli Yüzbaşılardan İbrahim Efendi’dir. İlk ve orta öğrenimini Söğüt’te tamamladı. Daha sonra öğrenimini Harp Okulunda sürdürdü. 25 Ocak 1895’te Harp Okulu’ndan Piyade Teğmen rütbesiyle mezun oldu ve 1’ncı Ordu emrine atandı. Ancak sağlık durumu nedeniyle, 10 Mart 1904 tarihinde malulen emekliye ayrılmak zorunda kaldı.

    I. Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine, Teğmen rütbesiyle yeniden orduya alındı Düşmanla vuruşmalara katıldı. 1 Ocak 1919’da terhisinden sonra Söğüt’e döndü. İlk günlerinde milli harekata katıldı. Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin kuruluşunda ve faaliyetlerinde görev aldı.

    Söğüt Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nce TBMM 1’nci Dönem üyeliği için aday gösterildi. Yapılan seçim sonunda, Ertuğrul Livası’nı temsilen TBMM ’ne girdi. Halil Efendi, TBMM’nin ikinci döneminde tekrar Ertuğrul (Bilecik)’dan milletvekili seçildi. Milletvekili görevi sona erince Söğüt’e döndü. 8 Kasım 1935’ Söğüt’te öldü.

    "Baya uzn oldu arkadaşlar bnde ayrı ayrı yapmaktansa böyle yaptım diğer illerimizin taihi öğren iyidir"

Söğüt Tarihi Cami


Söğüt Müzesi



İstanbul tarihi

dir. Köyün yakınında bulunan, içinde tesis olmayan küçük bir orman, piknik yeri işlevini görmektedir.

Özellikle haziran ayı, kiraz mevsimi olması nedeniyle Polonezköy’ün en çok ilgi gören mevsimidir. Kış mevsiminde yöre, kar örtüsü altındaki doğasıyla ve av olanaklarıyla bir başka özellik kazanmaktadır.

Köyün ilgi merkezi olmasının bir başka nedeni de Polonezköylüler’in geleneksel konukseverlikleridir. Günübirlik ya da belli sürelerle kiralanabilen köy evlerinde, tam pansiyon hizmet verilmektedir.

Giderek ortadan kalkmakla beraber özgün Polonya yemeklerinin de yenebildiği Polonezköy tereyağı, peynir ve yoğurt gibi süt ürünleri ile de ün kazanmıştır.

Polonezköy yakın dönemde kimi özelliklerini yitirmeye başlamıştır. İlk kuranlarının çoğu yurt dışına göçmüş, evler Türkler tarafından satın alınmış, özgün mimari özellikleri ortadan kalkmaya başlamış, sessizlik ve sükûnet yerini kalabalık ve gürültüye bırakmıştır.

Sürecin kendisini tamamlaması halinde, ge’ecek kuşaklara yöre özelliklerinden çok şeyin aktarılamayacağı kesindir.

Paşabahçe-Üsküdar Yöresi: Beykoz’un güneyinde yer alan Paşabahçe yöresi,Boğaz manzaraları ve yeşil alanlarıyla ilgi çekmektedir. Yöre tarihte incir bahçeleriyle ün kazanmış İneirköy Mesiresi’ni de kapsamaktadır.

Paşabahçe’nin güneyinde Çubuklu Köyü bulunmaktadır. Çubuklu Bahçe denen tarihi bir mesirenin bulunduğu semtin yaslandığı sırtlar yemyeşil bir bitki örtüsü ve korularla kaplıdır. Tepede Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın köşkü bulunmaktadır. Köşkün çevresini saran 19 ha, koru eskiden bülbül-leriyle ün kazanmıştı. Bugün köşk ve çevresi belediyeye devredilmiş durumdadır. Halka açık olmakla birlikte sosyal ve turistik amaçlara hizmet edebilecek bir donanıma sahip değild’r.

Boğaz boyunca daha güneyde, bir başka mesire ve sayfiye yeri olarak Kanlıca Körfezi bulunmaktadır. Türkler’in Boğaziçi’ne sahip oldukları ilk günlerden beri kalabalık ve bayındır bir yer olan Kanlıca, tarihi mesi-releriyle ünlüdür. Fıstıklı Yokuşu’ndan körfeze inen sahada, padişahların da kullandıkları eski Mihrabad Mesiresi bulunmaktadır.

Fıstık, selvi ve çınar ağaçlarıyla kaplı 23 ha alanı olan bu mesireden ünlü Göztepe Suyu çıkmaktadır. Bugün bakımsız durumdaki bu korudan başka Kanlıca yöresinde Kavacık, Saffet Paşa Bağı ve Yazıcı Çiftliği mesireleri de bulunmaktadır. Bunların en önemlisi olan Kavacık, tepede, içinde iyi bir suyu, havuzu ve çeşmesi bulunan, halkın çok kullandığı eski bir çiftliktir.

Kanlıca Körfezi de, kıyı boyunca yerleşik gazinoları, kahveleri ile başlıbaşına bir dinlence alanı oluşturmaktadır. Çayı, sütü ve yoğurduyla ünlü olan bu kahveler İstanbullular tarafından en çok kullanılan dinlenme yerlerinden biri olma özelliğini taşımaktadır.

Kanhca’nın güneyindeki Anadoluhisarı yöresi de kıyı kahveleri ve Hisariçi ile sık gezilen yerlerdendir. Bu yöredeki Göksu ve Küçüksu derelerinin çevreleri İstanbul’un tarihi mesirelerindendir.Geniş bir yeşil alan olan Küçüksu Çayırı, İstanbul’da çok bilinen ve tatil günlerinde büyük kalabalıklar tarafından kullanılan bir alandır. Bu mesireler eski İstanbul’un mesireleri içinde en çok ilgi toplayanlardandı. Özellikle cuma günü yapılan Göksu âlemleri çok kalabalık olurdu. Göksu Deresi’nin 1 km içine kadar kayıklarla girilir, Göksu Çayırı, Küçüksu Çayırı, Baruthane Çayırı atlarla, arabalarla ya da yaya olarak gezilirdi.

Ancak, bugün bu yöreler İstanbul’un artık sahip olmadığı değerler arasındadır. Kötü kullanım, sanayileşme ve kentleşme gibi etkilerle giderek alanları daralan ve yoğun bir çevre kirliliğinin etkisinde kalan bu tarihi mesireler yok olup gitmişlerdir.

Anadoluhisan’ndan sonra sırasıyla Kandilli, Vaniköy, Kuleli, Çengelköy, Beylerbeyi ve Kuzguncuk yöreleri gelmektedir. Bu yöreler bugün daha çok kent içinde kalmışlarsa da yine de kıyı boyunca uzanan yalıları, yer yer yeşil alanları ve Boğaz manzaralı kıyı kahveleri ile İstanbullular için gezinti alanları oluşturan merkezlerdir.

Eskiden bunlardan Kandilli’de, Evliya Çelebi’nin Bağ-ı İrem, Bağ-ı Cenan olarak vasıflandırdığı kasırlarla süslü Kandilli has bahçesi, dik yeşillik bir yamaca yaslanan Vaniköy’de Papaz Korusu denilen bir mesire, Kuleli yöresinde de Kule Bahçesi denilen bir has bahçe bulunmaktaydı.

Kuleli’den sonra gelen Çengelköy Koyu da Boğaz’ın ilginç noktalarındandır. Çiçek-likleriyle ünlü Çengelköy’ün Beylerbeyi ile sınırını oluşturan Havuzbaşı Vadisi, yörenin bellibaşlı mesiresidir. Eski bahçeler arasında bulunan İstavroz Bahçesi’nin bulunduğu Beylerbeyi’nde ise Beylerbeyi Sarayı ile arkasındaki yeşil yamaçlar ilgi çekmektedir. Kuzguncuk yöresi de Boğaz manzaralı kıyı kahveleri ve meyhaneleriyle ünlüdür.






Bilecik Tarihi



BİLECİK’İN TARİHÇESİ

Bilecik İlinde Bulunan Tarihi Yapılar

Bilecik Adı

MÖ 2000’li yıllarda Anadolu’da hüküm sürmüş uygarlıklardan biri olan Hititler, Bilecik’e Şirin köy anlamına gelen “Belekoma” ismini vermişlerdir. Şehrin Hamsu ve Debbağhane deresi arasında Belekoma adlı bir kalenin varlığı da bilinmektedir. Bu tarihten sonra da şehir uzun süre Belekome olarak anılmaya devam etti. Yaygın olmamakla beraber bazı kaynaklarda şehir  “Melançiya” ve “Agrilion” olarak da yer almaktadır.

Bilecik daha sonraki dönemlerde “Justiniano Polis Mela” ya da Gordon’un şehri anlamına gelen “Justiniano Polis Gordi” olarak da adlandırıldı. Nitekim 553 yılında yapılan Konsülde bölge bu şekilde isimlendirildi. Genel itibarıyla “Justiniano Polis Mela” olarak adlandırılan Bilecik daha sonraki dönemlerde “Malagina” olarak da anılmıştır.

Eskiçağlar, Roma ve Bizans Dönemlerinde Bilecik

İstanbul’un Anadolu yakası, Kocaeli, Adapazarı, Bolu, Bursa ve Bilecik illerinin kuzey kesimlerini içine alan ve “Bithynia” olarak adlandırılan bölge, ismini bir Thrak boyu olan Thynler’den almıştır. Bithynia bölgesi, Mısır firavunlarından II. Amozis döneminde bir süre Mısır’ın egemenliğinde kaldı. Hititlerin ihtişamlı dönemlerinde ise Bithynia Hitit hâkimiyetine girdi. MÖ 1190 yıllarında Hititlerin tarih sahnesinden çekilmesi ile Trakya ve Balkanlardan göç eden Frigler ön Asya’ya gelerek Bithynia bölgesine hâkim oldular.

Firiglerin toplu olarak oturdukları yerler Bilecik-Belekoma, İzmit, Bolu civarlarıdır. MÖ 676’da Kimmerler, Frig egemenliğine son vererek Anadolu’nun birçok şehirleri ile birlikte Bithynia bölgesinde bulunan Bilecik şehrini de yağmaladılar. MÖ 553 senesinde Bithynia bölgesi Lidyalıların egemenliğine geçti. MÖ 546 yılında ise bu kez Persler bölgeye hâkim oldular. Persler Anadolu’da Yuana, Çaparda, Helespont ve Kilikya adlarıyla dört büyük satraplık (yönetim bölgesi) kurmuşlardı. Helespont, Bitinya, Paflagonya, Frigya gibi bölgeleri ihtiva ediyordu. Bilecik, Bitinya ve Frigya’nın komşu kesimleri içinde yer alıyordu.

MÖ 344’te şehir İskender İmparatorluğu’nun bir parçası hâline geldi. İskender’in ölümü ile birlikte komutanlarından Antigone’nin eline geçti. Sonrasında İskender’in komutanlarından Lizimahos ve Nikomed 32 yıl boyunca Bithynia hükümdarlığı yaptılar. Bithynia MÖ 74 yılında Romalıların hâkimiyetine girdi. Uzun yıllar Romalılar tarafından yönetilen bu topraklar MS 395 yılında Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla Bizans yönetimine girdi.

Bithynia bölgesi içinde bulunan Bilecik, Müslümanların Anadolu’ya gelmelerine kadar Bizans hâkimiyetinde kaldı. Muaviye döneminde (673-678) Müslümanlar Bithynia’yı aldılar. Bundan sonra başta Bilecik olmak üzere Söğüt ve Bozüyük, Müslümanların İstanbul önlerinde Bizanslılara yenilmelerine kadar Emevilerin elinde kaldı. Halife Harun Reşit döneminde Bithynia’nın diğer şehirleri gibi Bilecik de Abbasi yönetimine geçti. Bizans yönetimi ile Harun Reşit’in anlaşması ile Bilecik bir kez daha Bizans himayesine verildi. Bilecik’in Romalılar ve Bizanslılar zamanında küçük bir yer olduğu düşünülmektedir. Fakat İstanbul şosesi olarak anılan İstanbul-Bağdat kervan yolu üzerinde bulunması adının çok eskiden beri bilinmesini sağlamıştır.

Selçuklu Döneminde Bilecik

Bizans’ın doğu sınırlarını tehdit eden Selçuklu Devletini Anadolu’dan çıkarmak amacıyla Bizans imparatoru Romen Diojen, doğuya giderken Bilecik’e gelmiş ve buradan Eskişehir’e geçmiştir. 26 Ağustos 1071 yılında Bizans’ın Selçuklular tarafından yenilmesiyle birlikte Anadolu’da fetih hareketleri hızlanmış, Anadolu’nun diğer şehirleri gibi Bilecik de Selçuklu egemenliğine girmiştir.Selçuk Türkleri mahalli kuvvetlerle savaşarak Batı Anadolu’ya kadar ilerlediler. Nihayet merkezi İznik olmak üzere 1078’de tarihlerin Rum devleti Selçukiyesi diye kayıt ettikleri imparatorluğu kurdular. Bu imparatorluk hududu içinde Bilecik de (Bellekoma) bulunuyordu.

1097’de Haçlı orduları İznik önlerine kadar geldiler, İznik hükümdarı Kılıçarslan Eskişehir’e doğru çekilmek zorunda kaldı. 19 Haziran 1097 tarihinde Haçlılar İznik’i aldılar. 28 Haziran 1097’de Bilecik’ten geçip Eskişehir’e ulaştılar. Böylelikle İznik, Bilecik ve Yenişehir tekrar Bizanslıların eline geçti. Bilecik bu tarihten itibaren Osman Bey’in Bilecik’i fethine kadar Bizans egemenliğinde kaldı.

Osmanlı Döneminde Bilecik

Osmanlı Devleti’nin kurucuları Oğuzların Kayı boyundandır. Ertuğrul Gazi’nin babası Süleyman Şah, Caber kalesi yakınında Fırat nehrinden geçerken boğularak vefat etti. Bunun üzerine oğullarından ikisi maiyetindekilerle birlikte geri döndüler. Ertuğrul Bey ile kardeşi Dündar Bey yaklaşık 400–500 kadar aileyle beraber Anadolu Selçuklularına katılmak üzere Sivas taraflarına geldiler. Burada Selçuklu güçleriyle Moğol güçleri arasında bir muharebede Ertuğrul Bey, Selçuklulara yardım etti. Bunun üzerine Sultan Alâeddin, Ertuğrul Bey’e hil’at (kaftan) göndermiş ve Ertuğrul Gazi maiyetindekilerle Ankara yakınındaki Karadağlar arasına yerleşti. Bir müddet sonra Ertuğrul Bey kendisi ve halkına münasip bir yer tahsis edilmesi isteğiyle oğlu Savcı Bey’i bazı hediyelerle birlikte Konya’ya gönderdi.  Bunun üzerine Ertuğrul Bey’e, Domaniç yaylak, Söğüt ile Karacaşehir de kışlak olarak verildi.

Ertuğrul Gazi ve Osman Bey, bir yandan Selçuklulara bağlılıklarını sürdürürken diğer yandan da gaza faaliyetlerine devam ettiler. Ertuğrul Gazi’nin vefatından sonra Osman Bey tarafından İnegöl ve Karacahisar alındı. Bunun üzerine Selçuklu Sultanı II. Alaeddin, Osman Gazi’ye Beylik alameti olarak kabul edilen davul ve bayrak yolladı. Osman Bey de 1299 yılında bir hutbe okutarak bölgesinde bağısızlığını ilan etti. Bu fetihleri 1299’da Bilecik’in alınması takip etti. Osman Gazi burada bir mescit yaptırdı. Bilecik’in gelirlerini ailesine tahsis edip küçük oğlu Ali’yi annesiyle birlikte burada bırakarak Şeyh Edebalı’yı emin tayin etti. Şeyh Edebalı ve kızı vefatlarına kadar Bilecik'te yaşadılar ve buraya defnedildiler.

Ayrıca Orhan Gazi’nin asker için ilk defa ak börk yaptırttığı yer de burasıdır. Şehir, daha önceki dönemlerde olduğu gibi Osmanlılar zamanında da Bursa-Eskişehir güzergâhında önemli bir konaklama yeri olma özelliğini sürdürdü. Ancak Bilecik arazinin müsait olmaması sebebiyle büyük bir gelişme gösteremedi. XVI. Yüzyıl başlarında, Kadı Emir, Dere, Pazar, Hisar, Börkçüler adında altı Müslüman mahalle ile bir gayrimüslim cemaatten meydana gelen küçük bir kasaba konumundaydı. En kalabalık mahalleleri ise, Pazar ve Kadı mahallesiydi. Kasabanın nüfusu 700 dolayında olup bunun yetmiş kadarını Hıristiyan nüfus oluşturuyordu.

Bilecik, Klasik dönemde Eskişehir ve çevresinden oluşan Sultanönü Sancağının bir kazası durumundaydı. Tanzimat’tan sonra Muhassaslıkların kurulması üzerine Hüdavendigar Vilayeti’nin Eskişehir Muhassalığı’na bağlı bir kaza oldu. 1840 tarihinde ise Bilecik Muhassıllığı lağvedilerek Eskişehir’e ilhak edildi. Fakat 1847 tarihinde, Sancak merkezi olan Eskişehir’in bağlı kazaların ortasında olmaması ve bu durumun zorluklara sebebiyet vermesi nedeniyle sancak merkezi Bilecik’e taşındı.
25 Ağustos 1885’te (H.14 Zilkade 1302) Bilecik, Söğüt, İnegöl ve Yenişehir kazalarının Bursa Sancağı’ndan ayrılması ve Bilecik merkez olmak üzere “Ertuğrul” adıyla üçüncü sınıf bir mutasarrıflık teşkil edilmesi padişaha arz edildi. 30 Ağustos 1885 (H.19 Zilkade 1302) tarihli iradeyle Osmanlı Devleti’nin kurulduğu yer olması ve Ertuğrul Gazi’nin burada medfun bulunması nedeniyle Bilecik’in mutasarrıflığa dönüştürülmesi ve bu mutasarrıflığa Ertuğrul Gazi’nin adının verilmesi uygun görüldü. Aynı zamanda burada bir cami inşası bunun gibi hayır binalarının tesisiyle ve eski eserlerin resimlerini çekmek üzere buraya bir fotoğrafçı gönderilmesi emredildi.

1907–1908 yıllarında Ertuğrul Sancağı’nın merkezi olan Bilecik’in 76.899 nüfusu vardı. Küplü Yarhisar, Pazarcık Lefke ve Gölpazarı adlı beş nahiyesi ve 193 köyü bulunuyordu. Bu dönemde Bilecik merkezinde bir hükûmet dairesi, bir zabıta dairesi, dört yüz - beş yüz kişilik bir hapishane, bir belediye dairesi, bir askerî daire, bir depo-yı hümayun, bir miri ambar, Ticaret Odasına ait bir silahhane, bir belediye bahçesi, bir buçuk dönüm çamlık, kırklar adlı mevkide yeni inşa idilmiş bir köşk, Belediyeye ait bir gazhane, vakfa ait büyük bir koza hanı, inşa edilmekte olan bir bedesten çarşısı ve istasyon yolu caddesinde inşa edilmekte olan bir idadi-i mülki mektebi ve bunun yakınında on beş metre yüksekliğinde bir saat kulesi, bir kız ve üç ibtidai (İlkokul) mektebi bulunuyordu.

Aynı zamanda Sultan Osman, Sultan Orhan ile Süleyman ve Şerif Paşaların birer cami, hükümet avlusu, Ak Mescit Mahallesi ve Emirler Mahallesi’nde birer cami ve Akkaldırım mevkiinde bir mescit vardı. Osman Gazi Mahallesi’nde Uşşaki Dergâhı ve Sultan Osman Gazi’nin kayınpederleri Şeyh Edebalı’nın türbesi ve Katolik ve Ermenilerin birer mektepleri, Katolik ve Ermeni cemaatlerine ait iki kilise mevcuttur. Bilecik merkezde 6 hamam, 2 eczane, 3 sarraf, 1 dikiş makinesi dükkânı, 2 kıraathane, 3 otel, 80 kahvehane, 20 terzi dükkanı, 2 bonmarşa, ipekli mendil ve baş örtüsü imaline mahsus 3 tezgâh, 390 bakkal ve saire dükkanı, 6 ekmek fırını, 11 ipek fabrikası, 8 han, aşağı mahallede 1 imarethane ve hamsu deresinde 1 un değirmeni ile 16 debbağhane ve karasu boyunda12 un değirmeni vardır.

Bilecik şehri Millî Mücadele yıllarında büyük felaketlere maruz kaldı. Üç defa Yunan işgali altında kalan şehir, ekonomik ve sosyal yönden büyük sarsıntı geçirdi. Yunanlıların 1920 Haziranından itibaren Batı Anadolu’da ilerleyişleri, Bursa ve Balıkesir'i işgallerinden sonra 5 Aralık’ta Ankara hükümetiyle Tevfik Paşa’nın başında bulunduğu İstanbul hükûmeti arasındaki ilk görüşmeler Bilecik’te yapıldı. Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa’nın Ankara hükümetini, Ahmet İzzet Paşa ile Salih Paşa’nın İstanbul hükümetini temsil ettiği görüşmeler Bilecik'te istasyon binasında gerçekleştirildi. 8 Ocak 1921’de şehir Yunan kuvvetleri ta-rafından işgal edildi ama I. İnönü Savaşı neticesinde Yunanlılar geri çekilmek zorunda kaldılar. İkinci işgal 13 Temmuz’da oldu ve çok kısa sürdü; ancak hemen sonra 22 Temmuz’daki üçüncü işgal 6 Eylül 1922'ye kadar devam etti. Yunan kuvvetleri şehri boşaltırken büyük bir yangın çıkardılar. 1956 ev, 331 dükkân, 18 han, fabrikalar, hükûmet konağı, camiler tamamıyla yandı. Cumhuriyet döneminde il merkezi durumuna getirilen Bilecik, yeniden fakat yavaş bir şekilde gelişmeye başladı.

Cumhuriyet Döneminde Bilecik

Savaşlardan yıkılarak çıkan Bilecik devletin yardımları ve halkın çalışmaları sonucu bugünkü yerinde yeniden kuruldu. Bu devrede Bilecik’in gelişmesi tarım alanında oldu ama İpekçilik ve kadifecilik eski durumuna getirilemedi. Bilecik, Planlı döneme girişe kadar büyük ve hızlı gelişen iller arasında yer alması, iş sahası ve müteşebbislerin azlığı gibi nedenlerle hızlı bir gelişme gösteremedi. Planlı dönemde ise yapılan yatırımlarla önemli bir gelişim çizgisi kaydetti.



Bilecik Saat Kulesi Resmi  Bilecik Gezilecek Yerler | Bilecik’in Neyi Meşhur | Bilecik Tanıtım  Resimleri





Rizenin Güzellikleri

Rize Doğal Güzellikleri


Rize Karadeniz’e paralel dağlar, dik yamaçlı vadileri, buzul gölleri, yaylaları, akarsuları ile doğal güzellikler yönünden önemli, turizme açık bir ildir. Yaylalardaki iyi korunmuş özgün mimari yapıları da bunu tamamlamaktadır.


Dağlar

Karadeniz’e paralel olarak uzanan Rize’deki dağlar Doğu Karadeniz kıyı dağlarının bir uzantısıdır. Rize ili içerisinde bu dağların yükseklikleri artar ve il alanı içerisinde kuzeydoğu yönünde bir yay çizerek daha kütlevi bir görünüm kazanır.


Kaçkar Dağı

Doğu Karadeniz dağlarının bir devamı olan Kaçkar Dağı 3.737 m. yüksekliği ile Karadeniz’in en yüksek, Türkiye’nin de dördüncü yüksek dağıdır. Kaçkarların ana yapısında volkanik katmanlar bulunmaktadır. Buzul Dönemi ve Buzul dönemi sonrasının özelliklerini taşımaktadır. Dağın 2.800 m. altındaki kesimler zengin bitki örtüsü ile kaplıdır. Bitki örtüsü ile kaplı vadileri akarsular ile derin biçimde oyulmuştur.

Kaçkar Dağları aynı zamanda dağ sporları için de yörede uygun bir ortam oluşturmuştur.

Kaçkar Dağı’nın kuzeydoğusunda Barut Dağı (3.521 m), Ziglat Dağı (3.511 m), Verçelik Tepesi (3.711 m), Hipot Dağı (3.560 m) ve Demir Dağı (3.354 m) bulunmaktadır.


Plato ve Yaylalar

Rize ilinin güney yönünde dik ve yalçın dağ sıraları ile kuzeydeki ormanlar arasında geniş platolar bulunmaktadır. Bu platolar ilin %21’lik bölümünü kaplamaktadır. Bunların yükseklikleri yaklaşık 1.500 m. dolayındadır. Oldukça geniş çayır ve otlaklar halindeki bu platolar, aynı zamanda ilin ekonomisinde önemli yeri olan hayvancılığa da katkıda bulunmaktadır.

Rize’deki yaylalar Kaçkar Dağlarının eteklerinde, Çamlıhemşin ve İkizdere ilçelerinde yoğunlaşmıştır. İlin önemli bir eski geleneğini oluşturan bu yaylalarda daha çok yağ, peynir, çökelek gibi besin gıdaları elde edilmektedir. Ancak yörede çay üretiminin önem kazanmasıyla birlikte yaylacılığın önemi kısmen azalmıştır.

Buradaki yayların başında İkizdere’de Varda, Gölyayla, Cimil; Çayeli’nde Hazende; Pazar’da Ambarlı,Cahperik, Kito, Cürmannuman, Karap; Çamlıhemşin’de Kale, Varoş,Elevit, Trovit, Palovit, Çiçekli, Aydar, Başhemşin,Çermişk, Salınov,Dahler ve Kavran yaylaları gelmektedir. Bu yaylaların büyük çoğunluğu yaz aylarında turizm niteliği taşımaktadır.


Akarsu ve Göller

Rize ilinde çok sayıda küçük akarsular vardır. Ancak il içerisinde önemli bir göl bulunmamaktadır. Yalnızca güneydeki dağlık alanlarda küçük krater gölleri ile karşılaşılmaktadır. Ulaşım olanaksızlığından bu göllerden yararlanılamamaktadır.


İyidere (İkizdere)

Rize’deki en önemli akarsu İyidere (İkizdere) olup, bu dere Doğu Karadeniz Dağları’nın en yüksek kesimlerinden doğmaktadır. Yeralma yakınlarında Cimil Deresi ile birleşerek kuzeydoğuya dönen akarsu, Rize yakınlarında Kaleli’de Karadeniz’e dökülür.
Ayrıca İyidere’nin kollarından Çamlık Deresi ile Cimil Deresi de il sınırları içerisinde bulunmaktadır.


Fırtına Deresi

Doğu Karadeniz Dağlarının Memişhan yöresinde 2.360 m. yükseklikten doğan Fırtına Deresi küçük derelerle beslenir. Rize topraklarında geniş bir yay çizerek Aşağı Çığırda daha büyük bir kol ile birleşir ve Taşlıdere Köyü’nde Karadeniz’e dökülür.


Kıbledağı Deresi

Rize’nin 1.261 m. yüksekliğindeki dağlık bölgeden kaynaklanan Kıbledağı Deresi çok sayıdaki küçük akarsu ile birleşerek kuzeydoğuya doğru akar ve Yaşköy yakınlarında Karadeniz’e dökülür.


Büyükdere

Tekfur Tepesi’nden kaynaklanan Büyükdere ilin kuzeydoğu yönüne doğru akar ve Yenice yakınlarında batıdan gelen büyük bir kol ile birleşerek Çayeli’nin batısından Karadeniz’e dökülür.

Rize derelerinden özellikle Fırtına Deresi ile İyidere’de karlar eridiğinde kano sporu yapılmaktadır.


Mesire Yerleri

Rize ilinin zengin orman dokusu, orman içi dinlenme yerlerine olanak sağlamıştır. Yaylaların çevresi de mesire yeri olarak kullanılmaktadır. İlin en önemli mesire yeri Rize-Erzurum karayolu üzerindeki Çamlık orman içi dinlenme yeridir. Burada turizme yönelik tesisler bulunmaktadır. Kaçkar Dağları’nın zengin bitki örtüsünün yanı sıra kuş ve kelebek türlerinin çokluğundan ötürü, özellikle İkizdere ve Çamlık bölgeleri bu yönde turizme katkıda bulunduğu gibi ilin önemli mesire yeri olma özelliğini de korumaktadır. Ayrıca safari için de önemli bir parkur oluşturmuştur.









Bursanın Güzellikleri





 

 

8 Ekim 2012 Pazartesi

Olimpos Gezilecek Yerler


Olimpos Akdeniz’in dünyaca ünlü alternatif tatil merkezi. Antik kalıntıları, doğası ve ağaç evleriyle türünün tek örneği olan Olimpos’un çevresinde Caretta Carettaların sığınağı Çıralı, sönmeyen ateşiyle Yanartaş ve buz gibi sularıyla Ulupınar yer alıyor. 

Likya Birliğinin üç oy hakkına sahip önemli kentlerinden biri olan yerleşimin adını 15 km kuzeyindeki Olimpos (Tahtalı) Dağından aldığı kabul ediliyor. Bu dönemde Akdeniz’deki liman kentlerinin çoğu gibi korsanların elindeymiş. Hatta korsanların şefi Zeniketes, Olimpos’taki kalesinde yaşıyormuş. Romalılar Zeniketes’i yakalamak için de Olimpos’u kuşatmış. Ancak Zeniketes teslim olmamış; kendini ve ailesini oturduğu konakla birlikte yakmış. Roma döneminde görkemli yapılarla donatılan kent MS 2. yüzyılın sonunda tekrar korsanların denetimine girmiş. Son araştırmalar, Hıristiyanlığın ilk yıllarında piskoposluk merkezi olan Olimpos’un, Ortaçağ’da da daha çok din adamlarının yaşadığı bir manastır kenti olduğunu ortaya çıkarmış. Osmanlı’nın bölgeyi ele geçirdiği 15. yüzyıla kadar korsanlarca yönetilen kent, bu dönemden sonra terk edilmiş.


  Ak Çay’ın iki yakasında kurulmuş olan yerleşim geniş bir alana yayılmış, ancak kalıntıların çoğu ağaç ve çalılıkların arasında kaybolmuş. Deniz kıyısından bakıldığında ilk olarak vadinin iki yakasındaki kalelerle, derenin içindeki eski limanın kalıntıları görülüyor. Kentin güney ucundaki sarp bir kayalığın üzerinde Ceneviz Kalesi bulunuyor. Kuzeydeki kayalığın üzerinde de Akropol olarak bilinen bir kale kalıntısı var. Sahilden içeriye doğru giden patikanın başlangıcında Olimpos’lu iki denizcinin lahdi görülüyor. Biraz ileride yolun ortasından buz gibi bir su kaynıyor, yol boyunca birkaç kez suların içinden geçmek gerekiyor. Burada tiyatro, kilise, mozaikli hamam ve agora gibi kalıntılar görülüyor. Kentin çeşitli noktalarına dağılmış nekropollerde de 400’den fazla yazıtlı mezar ve lahit var. Patika yol yaklaşık 500 metre sonra bilet gişesine ulaşıyor. Olimpos’ta konaklayanlar denize gitmek için antik kentin içinden geçmek zorunda, ancak bilet almıyorlar. Günübirlik gelen ziyaretçiler ise biletle gezebiliyorlar Olimpos’u. Akşamlan da antik kentin içine girmek yasak.

Olimpos’un en önemli özelliği çam ağaçlarının üstüne kuş yuvası gibi kondurulmuş evleri. Bu evler Olimpos’un ülke hatta dünya çapında tanınmasını sağlamış. Olimpos ucuzluğu ve kimsenin kimseyi rahatsız etmediği özgür ortamı nedeniyle gençlerin en gözde tatil yeri. Çam Ormanları ve portakal bahçeleri arasında doğayla ve tarihle barışık bir tatil yapmak isteyenler için Olimpos birebir.

Olimpos’un en güzel yerlerinden biri de sahili. Antik kalıntılarının arasından denize girdikten sonra, buz gibi derenin suyunda duş alır gibi yüzmek son derece keyifli. Olimpos’tan Çıralıya yürüyerek yarım saatte ulaşılıyor. Ancak Olimpos’un burnunun dibindeki Çıralıya sahilden araç yolu yok, karayoluyla ulaşmak için ise yaklaşık 20 km yol yapmak gerek. Akdeniz’in en güzel kumsallarından biri olan 3 km uzunluğundaki Çıralı kumsalı, aynı zamanda soyu tehlike altında olan Caretta Caretta deniz kaplumbağalarının sayılı üreme alanlarından biri.

 Çıralıya 3,5 km uzaklıkta binlerce yıldır sönmeyen Yanartaş (Chimeira) yer alıyor. Yanartaş’ı görmek için yürüyerek ya da araçlarla Yanar Boğazı denilen düzlüğe gelmek gerekiyor. Burada büfe ve bilet gişesi var. Patika yoldan tırmanarak yaklaşık yarım saatte Yanartaş’a varılıyor. Çıplak bir yamaçtan çıkan metan gazı onlarca noktada hiç sönmeden yanıyor. Özellikle gece karanlığında çok daha etkileyici olan ateşleri görmek için Yanartaş’a çıkmak Çıralı ya da Olimpos’ta konaklayanlar için neredeyse geleneksel hale gelmiş. Söylenceye göre Ephyra Kralı Glaukos’un oğlu Hipponoes avlanırken kardeşi Belleros’u yanlışlıkla öldürür ve “Belleros’u öldüren” anlamına gelen Bellerophontes adını alır. Kral İobates, Bellerophontes’den kurtulmak için Olimpos dağında yaşayan ve insanların baş edemediği aslan başlı, keçi gövdeli, yılan kuyruklu, ağzından ateşler saçan canavar Chimera’ya gönderir. Tanrıça Athena’nın yardımıyla kanatlı at Pegasus’a binen Bellerophontes Chimera ile dövüşmeye gider. Chimera saldırdığında Pegasus havalanır, Bellerophontes yere inerken mızrağını Chimera’ya saplar ve canavarı yerin yedi kat altına gönderir. Fakat Chimera yerin yedi kat altından da alev saçmayı sürdürür. Bellerophontes’in zaferini kutlamak için Olimpos’ta bir yarış düzenlendiği ve atletlerin Chimera’nın kutsal ateşleriyle meşalelerini tutuşturarak Olimpos kentine koştuklarına inanılır. Böylece Olimpiyat oyunlarının temelinin atıldığı kabul edilir. Şimdi olimpiyat oyunlarında yakılan meşale Chimera’nın sönmeyen ateşini simgelemektedir.

Antik dönemde Yanartaş’ın hemen altında Zeus ve Hera’nın oğlu Hephaistos’a adanmış bir tapınak inşa edilmiş. Hıristiyanlık döneminde de kutsallığını koruyan Yanartaş’a bir kilise inşa edilmiş.

NASIL GİDİLİR?
Çıralı ya da Olimpos'a ulaşmak için Antalya otogarından Kaş yönüne giden (Kumluca, Finike, Kale’de olabilir) otobüslere binmek gerekir. Çıralı sapağı Kemer'den 28 km sonra. Çıralı, sapağa 7 km uzaklıkta. Anayolda 5 km daha devam edildiğinde Olimpos sapağına ulaşılıyor. Olimpos buraya 11 km uzaklıkta. Anayoldaki duraklardan yarım saatte bir Çıralı ve Olimpos'a dolmuşlar kalkıyor.

YAPMADAN DÖNME!
Antik kentte dolaşmadan, 
Yanartaş'a çıkmadan, 
Derede yüzmeden,
Ulupınar'ın sularında serinlemeden,
Ağaç evlerde uyumadan, DÖNME!

NE YENİR?
Burada gözleme dışında yöresel bir yemek bulmanız zor. Ulupınar'ın atmosferi müthiş; çınar ağaçlarının gölgesinde, gürül gürül akan buz gibi suyun kıyısında serinlemek ve alabalık ya da sac kavurma yemek istiyorsanız Ulupınar’a gitmeniz gerekiyor.

Performans Proje Ödev Kapağı Örnekleri İndir


 


 

Ayrıca Bakabilirsiniz
Tarih, Coğrafya, Sosyal Bilgiler, Matematik, Kimya, Biyoloji, Fen Bilgisi, ve Tüm Dersler Için Hazırlanmış onlarca ödev kapağı, Word formatında hemen alıp kulanabilirsiniz.
Tarih Dersi Ödev Kapakları INDIRMEK IÇIN TIKLAYINIZ
Coğrafya Dersi Ödev Kapakları INDIRMEK IÇIN TIKLAYINIZ
Sosyal Bilgiler Dersi Ödev Kapakları INDIRMEK IÇIN TIKLAYINIZ
Matematik Dersi Ödev Kapakları INDIRMEK IÇIN TIKLAYINIZ
Biyoloji Dersi Ödev Kapakları INDIRMEK IÇIN TIKLAYINIZ
Fen Bilgisi Dersi Ödev Kapakları INDIRMEK IÇIN TIKLAYINIZ
Kimya Dersi Ödev Kapakları INDIRMEK IÇIN TIKLAYINIZ
Genel Tüm Dersler  Ödev Kapakları INDIRMEK IÇIN TIKLAYINIZ


ödev kapakları, proje kapakları, hazır kapaklar, dosya kapakları, indir, yükle download