8 Haziran 2012 Cuma

Ali Bin Rıdvan Kimdir?


Avrupa’ya tedavi metotlarını öğreten müslüman alimlerden Ali bin Rıdvan’ı ne kadar tanıyoruz?
Mısır’da Fatimiler döneminin çok ünlü doktoru ve filozofu olan Ebu’l Hasen bin Rıdvan bin Ali bin Cafer el Mısri, miladi 978 yılında Kahire yakınlarındaki Cîze (Gize) kasabasında doğdu. Babası bir fırın işçisi idi.

Altı yaşında öğrenime başladı. On yaşında Kahire’ye gitti. Beş yılda temel eğitimini tamamladı. Bundan sonra kendi kendini kitaplarla yetiştirdi.
Özellikle mantık, tabiat bilimleri, astronomi, metafizik ve tıp alanında ilerledi. Sokaklarda yıldız falına (astroloji) bakarak, tıp dersleri ve tedavi yöntemleri öğreterek geçim sıkıntısını gidermeye çalıştı.
Otuz iki yaşına gelince şöhreti ve geliri çok artmış, Halife Müstansır-billah tarafından saray hekimliğine tayin edilince ciddi bir servet sahibi olmuştu.
Bu tarihlerde Avrupa’da ilimlere karşı ciddi boyutta bir cehalet hüküm sürüyordu. Kilise taassubu bütün dehşeti ile Avrupa’yı karanlıklara boğmuştu. Haçlı seferlerinin kışkırtıcı vaizlerinden Clairwaux’u Bernhard (1090-1153) şöyle diyordu:
“Kurtuluşumuzu, ilaçlar kullanmak suretiyle tehlikeye atmak size yakışmaz.”
Bu ilkel zihniyet, o tarihlerde tüm kilise mensuplarına yerleşmiş bir kanaat, hatta kesin bir kuraldı. Bu konuda kanun ve kararname çıkaran kilisenin hükmü şöyle idi:
“Ruhun sağlığı vücudu korumaktan daha önemlidir. Onun için hasta, ateş içinde kıvransa bile, günahlarını itiraf etmeden doktor isteyemez… Rahip-papaz hastaya giderek ona takdis olunmuş su serpip, duada bulunmalıdır. Ona açıkça günahlarını söyletmelidir. Bu açıklama yaptırılmadan tedavi söz konusu olamaz. Buna uygmayan doktorlar kilise tarafından aforoz (Hıristiyanlıktan kovulma) edilir.”
Doktorlara büyücü gözüyle bakıldığı Katolik Fransa’da durum böyle iken müslüman dünyasında İbn-i Rıdvan, ideal bir hekimin sahip olması gereken şartları şöyle sıralıyordu:
“Beden sağlığı yerinde, akıllı, iyi huylu olmalı. İyi ve temiz giyinmeli, görünümüne dikkat etmeli. Hastalarının sırlarını saklamalı. Tedavi ücretini değil, tedaviyi ön plana almalı. Yararlı gördüğü şeyleri öğretmek aşkı ile yanmalı. Sağduyulu ve iffetli olmalı. Can ve mal konusunda güven telkin etmeli. Düşmanını dahi tedavi etmeli…”
İbn-i Rıdvan’ın ilmi kişiliğinde ilk göze çarpan husus disiplinli ve planlı çalışması ile tıp eğitimi tarzına önem vermesidir.
İbn-i Rıdvan, dengeli beslenmeye ve spora dikkat ederdi. Çok mükemmel ve başarılı öğretmendi.
Hastanın kişiliğini, bünyesini ve yaratılışını, ruhi durumunu, işitme, görme, kuvvet derecesini, nabzını kalbini, karaciğerini, böbreklerini tam olarak anlamaya çalışıyordu.
Ali bin Rıdvan 1068′de vefat etmiştir.

ALİ BİN İSA EL-CERRAH


Abbasi Devletinin büyük vezirlerinden. İsmi, Ali bin İsa bin Davud el-Cerrah olup, künyesi Ebü’l-Hasan el-Vezir’dir. 859 (H.245) senesinde doğdu. 945 (H.334) senesi Zilhicce ayının son Cumasında gece yarısı Bağdad’da vefat etti. Evinin bahçesine defnedildi.

Ali bin İsa, Halife Muktedir-billah’a iki defa vezir oldu. İlk defa 913 senesi Muharrem ayında vezirliğe getirildi ve üç sene on bir ay vezirlik yaptı. Sonra bu görevden alındı ise de, 927 senesinde tekrar vezir oldu ve vefatına kadar bu vazifede kaldı. Halk gelir, dert ve sıkıntılarını, hiç çekinmeden kendisine anlatırdı. Onları çok iyi karşılar, muamelesinde hiç sertlik görülmezdi.
Hatta namaz hazırlığı yapıp, tam çıkıp gideceği zaman gelenleri kırmaz, gönül kırıklığı ile; “Ya Rabbi! Ben sana taat için yola çıktım. Ama muhtaç olan kullarının işini bitirebilmek için gene geri kaldım.” derdi. Müslümanlara hizmet etmenin, Allah’a hizmet etmek demek olduğunu çok iyi bilirdi.

Ali bin İsa, tasarrufları ile devletin maliyesini ıslah etti. Halife Muktedir’e, Bağdat ve daha başka vakfa müsait geliri olan yerlerin, Haremeyn’e ve sınır boylarına vakfedilmesini teklif etti. Bağdat’taki emlakın geliri on üç bin dinarı buluyordu. Ali bin İsa’nın bu teklifi, Halife tarafından kabul edildi. Bu vakıflar için Divan-ül-Beri ismi verilen hususi bir defter tutturdu.

Kötülük nedir bilmezdi. Vezirliği müddetince herkese iyilik yaptı. Çünkü Müslümanlığın; Allah’ın emirlerini yapmak, yarattıklarına merhamet etmek olduğunu çok iyi biliyordu. Bu düşüncede olan bir insanın, insanlara zulüm ve eziyet ettiği tarihte görülmemiştir.

Suli, onun hakkında şöyle demektedir: “Zühdü, Kur’an-ı kerimi hıfzetmesi ve dini bilgisi bakımından öyle bir vezir bilmiyorum. Gündüzlerini oruçla, gecelerini ibadetle geçirirdi. Önceleri, divanda katiplerin yaptığı işleri bizzat kendisi yapardı. Medine-i münevverede bulunan Eshab-ı kiramın torunlarına ikramda bulunmayı çok severdi. İnsanlara hiç ayırım yapmadan fakir, zengin, itibarlı demeden adaletle muamele etti. Zayıfların hakkını kuvvetliden aldı. Her bakımdan iffet sahibi bir zat idi.”

İdareciliği yanında akli ve nakli ilimlerde de alim olan Ali bin İsa’nın birçok eseri vardır: Divanu Resail, Meani-ul-Kur’an-il-Kerim, Cami-ud- Dua, Kitab-ul-Küttab ve Siyaset-ül-Memleketi ve Siret-ül-Hulefa eserlerinden bazılarıdır.

Ali ibn Abbas- Ali ibn Abbas Kimdir?

10. yüzyılda yaşayan Ali ibn Abbas Ortaçağ'ın önde gelen hekimlerinden biridir; Kitâbü's-Sınaat (Tıp Sanatı) adlı kitabı tıpla ilgili bütün konuları içermektedir ve İbn Sinâ'nın el-Kanun fî't-Tıb (Tıp Biliminin Kanunu) adlı yapıtı yazılıncaya kadar İslâm Dünyası'nda el kitabı olarak kullanılmıştır. 


Ali ibn Abbâs bu yapıtında baştan ayağa doğru, bütün beden hastalıklarını sırasıyla konu edinmiş ve bunların belirtileri ile teşhis ve tedavileri hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Yaralar, tümörler ve taşlar gibi cerrâhî müdahale gerektiren durumlarla karşılaşıldığında, cerrahların şu koşulları göz önünde bulundurmaları gerektiğini savunmuştur: 

1. Cerrahın anatomi bilgisi yeterli olmalıdır. 

2. Ameliyat öncesinde, aletler temizlenmelidir. 

3. Ameliyat sonrasında, hastanın bakımına önem verilmelidir. 


Yapıtın başlarında bulunan anatomi bölümünde, damarlara ilişkin yapılan açıklamalar tıp tarihi açısından önem taşımaktadır. Damarları iki ana grupta inceleyen Ali ibn Abbâs, bunlardan atar damarların çeperinin toplar damarlara oranla çok daha kalın olduğunu belirtmiştir.

AKŞEMSEDDİN KİMDİR ?


AKŞEMSEDDİN KİMDİR ?

    Osmanlılar zamanında yetişen büyük evliya ve İstanbul’un manevi fatihi. İsmi, Muhammed bin Hamza’dır. Saçının sakalının ak olması veya beyaz elbiseler giymesinden dolayı Akşeyh veya Akşemseddin lakaplarıyla meşhur olmuştur. Evliyanın büyüklerinden Şihabüddin Sühreverdi’nin neslinden olup, soyu hazret-i Ebu Bekr-i Sıddik’a kadar ulaşır. 1390 (H. 792) senesinde Şam’da doğdu. 1460 (H.864)da Bolu'nun Göynük ilçesinde vefat etti.

    Küçük yaşta ilim tahsiline başlayan Akşemseddin Kur’an-ı kerimi ezberledi. Yedi yaşında babası ile Anadolu’ya gelip, o tarihte Amasya’ya bağlı olan Kavak nahiyesine yerleşti. Alim ve veli bir zat olan babası vefat edince, tahsiline devam etti. Genç yaşta akli ve nakli ilimlerde akranlarından daha üstün derecelere ulaştı. İlim tahsilini tamamladıktan sonra, Osmancık’a müderris oldu. İlim öğretmekle ve nefsinin terbiyesiyle meşgulken, tasavvufa yönelip, Ankara’da bulunan zamanın büyük velisi Hacı Bayram-ı Veli’ye talebe olmak üzere gitti. Fakat ona talebe olamadı. Halep’te bulunan Şeyh Zeynüddin’e talebe olmak için Halep’e giderken, gördüğü bir rüya üzerine Hacı Bayram-ı Veli’ye talebe olmak üzere Ankara’ya geri döndü. Hacı Bayram-ı Veli tarafından kabul edilip, onun sohbetinde tasavvuf yolunun bütün inceliklerini öğrendi ve Hacı Bayram-ı Veli’den icazet (diploma) aldı. Aynı zamanda tıp ilminde de kendini yetiştiren Akşemseddin, bulaşıcı hastalıklar üzerinde çalıştı. Araştırmalar sonunda Maddet-ül-Hayat adlı eserinde:

    "Hastalıkların insanlarda birer birer ortaya çıktığını sanmak yanlıştır. Hastalıklar insandan insana bulaşmak suretiyle geçer. Bu bulaşma gözle görülemeyecek kadar küçük fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur." diyerek, bundan beş yüz sene önce mikrobun tarifini yaptı.

    Pasteur’un teknik aletlerle Akşemseddin’den dört asır sonra varabildiği neticeyi dünyada ilk defa haber verdi. Buna rağmen mikrop teorisi yanlış olarak Pasteur’a mal edilmiştir. Aynı zamanda ilk kanser araştırmacılarından olan Akşemseddin, o devirde seratan denilen bu hastalıkla çok uğraştı. Sadrazam Çandarlı Halil Paşanın oğlu Kazasker Süleyman Çelebi’yi tedavi etti. Ayrıca hangi hastalıkların hangi bitkilerden hazırlanan ilaçlarla tedavi edileceğine dair bilgiler ve formüller ortaya koydu.

    Akşemseddin, zahiri ve batıni ilimleri bilen birçok alim yetiştirdi. Oğulları Muhammed Sa’dullah, Muhammed Fazlullah, Muhammed Nurullah, Muhammed Emrullah, Muhmmed Nasrullah, Muhammed Mir-ul-Huda ve Muhammed Hamdullah ile Harizat-üş-Şami Mısırlıoğlu, Abdurrahim Karahisari, Muslihuddin İskilibi ve İbrahim Tennuri bunlardan bazılarıdır.

Fatih Sultan Mehmed Han muhteşem ordusuyla İstanbul’un fethine çıktığında, Akşemseddin, Akbıyık Sultan, Molla Fenari, Molla Gürani, Şeyh Sinan gibi meşhur veliler ve alimler de talebeleriyle birlikte orduya katıldılar. Akşemseddin hazretleri savaş esnasında Sultan’a gerekli tavsiyelerde bulunarak, yeni müjdeler veriyordu. Kuşatmanın uzaması ve Sultan’ın ısrarı üzerine ve Allahü tealanın izni ile fethin ne gün olacağını bildiren Akşemseddin, Sultan şehre girerken yanında yer aldı. Fetih ordusu İstanbul’a girdikten sonra İslamiyetin harple ilgili hukukunun gözetilmesini genç Padişah’a hatırlattı ve buna göre hareket edilmesini bildirdi. Sultan’ın Eshab-ı kiramdan Ebu Eyyub el-Ensari’nin kabrinin bulunduğu yeri sorması üzerine:"Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nur görüyorum. Orada olmalıdır." cevabını verdi.

    Daha sonra orası kazıldı ve Eyyub Sultan’ın (radıyallahü anh) kabri ortaya çıktı. Fatih Sultan Mehmed Han, Ebu Eyyub el-Ensari’nin kabr-i şerifinin üzerine bir türbe,yanına bir cami ve ilim öğrenmek için gelen talebelerin kalabileceği odalar inşa ettirdi. Sultan, Akşemseddin’den İstanbul’da kalmasını istediyse de, Akşemseddin Padişah’ın bu teklifini kabul etmedi.

    Akşemseddin, İstanbul’un fethinden sonra, Göynük’e yerleşti ve vefatına kadar orada kaldı. Göynük’e yerleştikten sonra, bir taraftan ahiret hazırlığı yapıyor, diğer taraftan da küçük oğlu Hamdullah’ın ilim ve terbiyesi ile meşgul oluyordu. “Bu küçük oğlum, yetim, zelil kalır, yoksa, bu zahmeti çok dünyadan göçerdim.” derdi. Bir gün hanımının; “Göçerdim dersin yine göçmezsin!” demesi üzerine; “Göçeyim!” deyip mescide girdi. Akrabasını ve evladını toplayıp, vasiyetini yaptı. Helalleşip veda etti. Yasin-i şerifi okumaya başladı. Sünnet üzere yatıp temiz ruhunu teslim etti (1460). Göynük’teki tarihi Süleyman Paşa Caminin bahçesine defnedildi. Daha sonra oğullarının kabri ile beraber bir türbe içine alındı.

Eserleri:

1) Risalet-ün-Nuriyye: Arapça olup, kardeşi Hacı Ali tarafından Türkçe’ye çevrilmiştir. 2) Def’ü Metain, 3) Risale-i Zikrullah, 4) Risale-i Şerh-i Ahval-i Hacı Bayram-ı Veli, 5) Malumat-ı Evliya, 6) Maddet-ül-Hayat, 7)Nasihatname-i Akşemseddin.

AHMET BİN MUSA EL-ACİL


AHMET BİN MUSA EL-ACİL

Ahmed bin Musa, sistem mühendisliği ve sibernetik ilminin öncülerinden olup aynı zamanda matematik ve astronomi alanında eserler veren müslüman bir bilim adamıdır. Babası ve kardeşlerinin ilim adamı olması onun da bu yönde ilerlemesine imkan sağlamıştır. Dönemin halifesi Memun’un ilim adamlarının yetişmesine önem vermesi de ilim adamı olarak yetişmesine zemin hazırlamıştır...
İlk olarak yıldızları diğer gök cisimlerini bunların doğuş ve batışlarını incelemiş ve  bu incelemelerinin sonucunda yıldızların doğuşu,  batışı aynı zamanda onların resimlerini gösteren bir cihaz yapmıştı. Bu cihaz bakırdan olup su kuvvetiyle çalışmaktaydı ve yıldızların resmini ayrıntılı bir şekilde hiç kimsenin müdahalesi olmadan gösterebiliyordu.
Ahmed bin Musa astronomi ilminin yanı sıra özellikle mekanik ilmiyle ilgilendi yüzlerce büyüklü küçüklü alet yaptı bu aletlerin içinde otomatik su kapları, kandiller, izafi ağırlık ölçen aletler ve günümüzde hala kullandığımız aletleri tasarlamıştır.
Ahmed bin Musa, kardeşleriyle birlikte Halife Memun tarafından, daha önce Sabit bin Kurra’nın, dünyanın çevresini doğru ölçüp ölçmediğini kontrol etmek için görevlendirilir. Üç kardeş, Sincan’da ve Kûfe’de yaptıkları ölçümler ve hesaplar sonunda, Sabit bin Kurra’nın bulduğu rakamı bulurlar.
Ahmed bin Musa, ilim ve teknik alanların yanı sıra islam ve fıkıh alanlarında da kendini geliştirmiş ve islam alimleri arasında adını duyurmuştur.
Ömrünü ilmi ve fıkıh çalışmalarına adayan Ahmed bin Musa, Milâdi 878 yılında vefat etmiştir.
Yaptığı mekanik aletlerden bazıları ;
1- Fitilleri yandıkça kendi kendine çıkan, haznelerine otomatik olarak yağ akan ve rüzgârda sönmeyen kandiller.
2- Bahçe ve tarlaların sulanmasında kullanılan, sulamanın tamamlandığını düdük çalarak haber veren (düdüklü tencere benzeri) aletler.
3- Her seferinde istenilen miktarda belli aralıklarla, ihtiyaca göre karışık veya ayrı ayrı su akıtabilen testiler, ibrikler ve banyo kapları.
4- Küçükbaş hayvanların su içebileceği otomatik kontrol sistemli tekneler.
Eserleri
1-)Kitabul Hıyel (Sistem mühendisliği ve mekanik alanında yazılmıştır.)
2-)Sabit yıldızlar küresinin dışında dokuzuncu kürenin bulunmadığının geometrik ispatı.
3-)Sanad bin Ali’ye sual.
4-)Kendi kendine müzik yapan aletler
Kitabü’l-Hiyel Hakkında
Ahmet bin Musa'nın mekanikle ilgili konulan içeren Kitabü'l-Hiyel isimli eseri günümüzdeki sistem mühendisliğine yakın bir anlayışla kaleme alınmış ve kendi alanında yazılmış ilk eserdir. Otomatik kontrol sahasında yazılan ilk eserlerdendir.  Kitab'ül Hiyel'de verilen otomatik kontrol sistemleri teknik yönden mükemmel olup,  bugün pratikte hâlâ kullanılan türden sistemlerdir. Kitab-ül Hiyel, Vatikan, Berlin ve Topkapı kütüphanelerinde olmak üzere 3 kütüphanede  bulunmaktadır. Topkapı Sarayın'daki en eski nüshadır Başı ve sonu eksip olup, 3474 numarada kayıtlıdır.
Tam Adı: AHMED BİN MUSA EL ACİL
Künyesi:  EBÜL ABBAS
Doğum Tarihi: -
Ölüm tarihi : 878
Günümüzde: Sistem Mühendisi

PROF. ABDUSSELAM ( 1926 - ????) Kimdir?


     Nobel armağanı alan ilk Müslüman ilim adamı olan Ab-
düsselâm, 1926 yılında Pakistan sınırları dışında kalan
Jhanga'da doğdu.
Pakistanlı fizik bilgini Abdüsselâm, Pencap ve Camb-
ridge üniversiteleriııden matematik ve fizik dallarında bi-
rinci olarak mezun oldu. 1951 yılında hazırladığı doktora te-
ziyle kuvantum elektrodinamiğinde temel olacak bir çığır
açtı. Aynı yıl Pencap Universitesi'ne profesör oldu.
1954 yılında Cambridge Üniversitesi'ne okutman tayin edilince,
Pencap Universitesi'nden ayrıldı.

1957 yılında Londra Universitesi'ndeki İmperal College'e teorik
fizik profesörü olarak tayin edildi. Bundan sonra, Abdüsselâm, dünya çapında pek çok akademi, çeşitli komisyon, ilmî dernek ve ilmî heyet  üyeliklerinde bulundu.



Aynı zamanda pek çok ilmî kuruluşun başkanlığına getirildi.
1970-73 arasında Birleşmiş Milletler Universitesi'nin Birleşmiş
Milletler Kurucu Kurulu ve Vakıf üyesi oldu.
1971-72'de Birleşmiş Milletler İlim ve Teknolojisi İstişari
Komitesi'ne başkanlık etti. 1972-78 arasında Milletlerarası Sırfi ve Tatbiki
Fizik Birliği nin ikinci başkanlığını yaptı.
1976'da Guthire Madalyası Armağanı, 1978'de Accedamia Nazionale di
XL'nin Malteuecci Madalyası.
1978'de Amerikan Fizik Enstitüsü'nün John Terrance Tate Madalyası.
Gene 1978'de İngiliz Kraliyet Akademisi'nin Kraliyet nişanını aldı.
1979'da, ABD Milli Eğitim Akademisi ve İtalyan Milli Lincei
Akademisene yabancı üye seçildi. Aynı yıl kendisine Nobel Fizik Armağanı
verildi. Ayrıca, biri 9 Eylül 1981'de İstanbul Universitesi tarafından olmak
üzere, dünyanın çeşitli üniversitelerinden 15'i aşkın fahri fen doktorluğu
payesi vardır.

Bugün bir tarftan Londra Ünivetsitesi İmperial College'de teorik
fizik profesörlüğünü (1957'den beri) sürdürürken, diğer taraftan da
Trieste'deki "Milletlerarası Fizik Merkezi"nin direktörlüğünü ifa etmektedir.
Gürüldüğü gibi, hayatının bütün devreleri milletlerarası başarılarla dolu
olan Pakistanlı fizik ilim adamı Prof. Abdüsselâm, ender yetişen İslâm
alimlerinden birisidir.

Prof. Abdüsselâm, 230'dan fazla orijinal çalışma yaptı. Bunlardan bir
kısmını, aralarında birçok Türk fizikçilerinin de bulunduğu mesai
arkadaşları ve öğrencileri ile hazırladı.
Prof. Abdüsselâm, bu çalışmalarında, İslâmiyetin ilme verdiği önemi bi-
len ve bütün ilimlerin kaynağı olduğuna inanan, keşiflerini ona
dayandıran bir Müslümandır.

Prof. Abdüsselâm, tam bir ilim adamına yakışır vakar içerisinde kendi-
sini "İslâmın naçiz bir hizmetkârı" olarak görür.
ABDÜSSELÂM VE NOBEL ÖDÜLÜ
Prof. Abdüsselâm, ilimde ömek ve takdir edilecek bir çalışma gösterir.
Müslümanların her şeyde olduğu gibi ilimde de öncü olmaları gerektiğini
savunur. İlmi, Allah'ın sanatını anlama gayreti olarak tarif
eder. Hatta ona Nobel armağanı kazandıran teorisini bile, ilâhî sanatın bir
kısmını anlayabilme lütfuna bağlar
PROFESÖR ABDÜSSELÂM'A NOBEL ARMAĞANINI KAZANDIRAN BULUŞ
Profesör Abdüsselâın'a Nobel armağanını kazandıran, zayıf ve elektro-
magnatik kuvvetlerin birleşik alan teorisidir. Bu teori, bir
yandan öyar simetrisi prensibine, diğer yandan da simetrilerin
kendiliklerinden bozulması prensibine dayanmaktaydı. Aynı teoriyi Steven
Weinberg de o sıralarda ileri sürdü. Bundan dolayı teori, Selâm-Weinberg
teorisi adıyla tanındı. Tabiatta ilk bakışta mahiyetleri itibariyle birbi-
rinden farklı görünen dört çeşit etkileşme görülmektedir. Bunlar:
1. Gravitasyon etkileşmeleri,
2. Elektromagnetik etkileşmeler (nötronların beta bozunumlarında olduğu gibi)
3. Zayıf etkileşmeler,
4. Kuvvetli etkileşmeler. (Bunlar atom çekirdeklerinin yapı taşlarını
birarada tutmaktadırlar.)
Teorik fizikçiler, 1918'den beri, bu etkileşmelerden en az
ikisinin veya hepsinin menşeinin aynı olduğunu isbat etmeye çalıştılar. Bu
konuda çalışmalar yapan Einstein, bu işe 35 yılını verdiği halde tatminkâr ve
gözlemlere uygun düşen bir netice elde edememişti.
Einstein'in gerçekleştiremediği bu teoriyi Profesör Abdüsselâm gerçek-
leştirdi: İki ayrı tipten etkileşme aynı bir teorik model içerisinde
deneylere uygun ve tatminkâr bir şekilde izah ve tasvir edilebiliyordu,
zayıf etkileşmeler ile elektromagnetik etkileşmeler aynı bir teorik çatı altında
birleştirilebiliyordu. İşte Selâm-Weinberg Teorisi'nin özü buydu.
Abdüsselâm, sadece fizikteki çalışmaları ile değil, idarecilik ve
yöneticiliği ile de örnek gösterilecek bir şahsiyettir.

Abdüsselâm, yapmış olduğu bu çalışmalanndaki başarısını İslâma bağ-
lar. Şu ayetin anlamında insanları araştırmaya sevk ve kâinattaki her
şeyin kusursuz olduğunu ve bunun neticesinde Allah'ın varlığını inkârın mümkün
olmadığını söyler. "Rahman'ın yarattığında kusur göremezsin. Haydi çevir
gözünü: Kusur görecek misin? Sonra tekrar tekrar gözünü çevir. Gözün sa-
na yorgun ve hakir geri dönecektir." (Mülk-3)
Abdüsselâm'a göre, Müslümanlar ne zaman bu ayetlerin ışığında çalış-
malar yaptılarsa büyük başarılar kazandılar ve sahalarında çığırlar açtılar.
Ancak ne zaman bu rûhtan uzaklaştılar, o zaman ilimde gerilediler.
Kur'an'ın yaklaşık 1/8'inin kâinatı incelemeye davet eden ayet-i kerime
bulunduğunu belirtir ve bu ayetlerin Müslümanları araştırmaya,
tefekküre, akıllarının iyi bir şekilde kullanmaya çağırdığını söyler.
Bunun için bütün Müslümanları, bu gerçekler ışığında ilme gereken öne-
mi vermelerini ve bugünkü geri kalmış durumlarından kurtulmaları
gerektiğini söyler.

Prof. Abdüsselâm, çalışkan olduğu kadar da dindardır. Başarılarında ve
dindar olmasında babasının büyük rolü olduğunu söyler. Ona bu çalışma
şevkini ve aşkını onun aşıladığını söyler.

Babasının, dinine çok bağlı olduğunu, ilme ve ilim adamlarına büyük
önem verdiğini ve bu tutumunun kendisi için örnek teşkil ettiğini
söyler.

İlmi sahada Müslümanların öncü olmaları gerektiğini savunur. Çünkü,
Batılıların Müslümanları aşağıladıklarını söyler. Bunun için Müslüman ül-
kelerin gelirlerinin bir kısmını ilmi çalışmalara ayırmakla, ilmi
çalışmaları desteklemekle önemli ilerlemeler katedileceğini söyler.
Abdüsselâm, Müslüman ilim adamlarının ferdi çalışmaları bırakıp bir
birlik oluşturmalarını, bu sayede milletlerarası camiada bir güç
oluşturacaklarını ve bu sayede daha güzel çalışmalar yapacaklarını belirtir.
Tabii ki, bu başarılarının olabilmesi için de idarecilere büyük görev düş-
tüğünü söyler. Geçmişte büyük başarılar gösteren ilim adamlarının yanın-
da, onları destekleyen, himaye eden idareciler olduğunu söyler.
İlmin, insanı imana götürdüğünü, yarımyamalak değil, tam ve gerçek
olarak ilim yapan kimsenin inanmadan yapamayacağını belirtir.

Prof. Abdüsselâm, nıilletlerarası ilmi kuruluşlarda iyi bir yönetici
ve etkili bir organizatör olarak da görev yaptı. Bu konudaki en büyük
eseri ve 19 yıl kesintisiz olarak direktörlüğünü yürüttüğü Teorik Fizik
Merkezi'nin kurulmasıdır. Yine 1964 yılında Milletlerarası Atom Enerjisi
Ajansı'nın kurulmasını sağladı. Bu merkezin direktörlüğüne de Prof.
Abdüsselâm getirildi.

Direktörlüğünü yürüttüğü Teorik Fizik Merkezi kanalıyla çeşitli ülkele-
rin, özellikle gelişmekte olan ülkelerin fizikçilerine büyük imkânlar
sağlamaktadır. Bilhassa Türk fizikçilerine gösterdiği özel ilgi ve imkânlar
oldukça geniştir. Türk fizikçiler, yaptıkları 80, civarında orijinal
çalışmayla bu desteğe layık olduklarını göstermişlerdir.
Prof. Abdüsselâm, çağımız Müslüman ilim adamlarına güzel bir örnek
teşkil etmektedir. Aynı zamanda günümüz Müslümanlarının yüz akıdır.
Onun bu örnek çalışmaları Müslüman ilim adamlarına şevk vermeli, onun
açmış olduğu bu çığırdan dünya çapında buluşlar yapacak başka ilim
adamları inşallah çıkacaktır.
TEORİK FİZİK MERKEZİ'NİN KURUCUSU
Profesör Abdüsselâm milletlerarası ilmi kuruluşlarda tesirli bir
organizatör ve idareci olarak da görev yaptı. Bu konuda en bü-
yük eseri hiç şüphesiz Trieste'deki Teorik Fizik Merkezi'nin
kurulması hususunda oldu. 1960'ta Milletlerarası Atom Enerji-
si Ajansı'nın Genel Konferansına Pakistan guvernörü olarak
katıldı, Bu merkezin kurulması gerektiği fikrini ilk defa ortaya
attı. İlgilileri, dört sene boyunca ikna etmeye çalıştı. 1964'te de
merkezin kurulmasını sağladı. Bu merkez İtalyan hükümetiyle Milletler
arası Atom Enerjisi Ajansı'nın patronajı altında kuruldu ve direktör-
lüğüne Prof. Abdüsselâm getirildi.
FAHRİ FEN DOKTORU
Profesör Abdüsselâm, fizik alanında büyük hizmetler yap-
tı. Bunlar tek kelimeyle üstün ve armağana layık hizmetlerdi.
O fiziği, milletleri yaklaştırıp kaynaştırmada güçlü bir faktör
olarak kullanmasını bildi. Türk fizikçilerine de fazlasıyla ilgi
gösterdi. Maddi ve manevi yardımlarda bulundu. Türk fiziği-
nin gelişmesine çalıştı. İstanbul Üniversitesi, bu hizmetlerinden
dolayı Prof. Abdüsselâm'a 9 Eylül 1981'de, Fahri Fen Doktoru payesi verdi.
KESİNTİSİZ 19 YIL
Prof. Abdüsselâm, kesintisiz 19 yıldız Trieste Milletlerarası
Teorik Fizik Merkezi direktörlüğünü yürütüyor. Merkez ka-
nalıyla çeşitli ülkelerin, bilhassa gelişmekte olan ülkelerin fi-
zikçilerine büyük imkanlar sağlıyor. Bilhassa Türk fizikçile-
rine gösterdiği özel ilgi ve imkanlar oldukça geniştir. Türk fi-
zikçileri, 80 civarında yaptıkları orjinal çalışmayla bu desteğe layık
olduklarını göstermişlerdir.

Yunan mitolojisinde tanrı ve tanrıça isimleri


"Limos : Açlık Tanrıçası
Dike : Adalet Tanrıçası
Semele : Ahiret Tanrıçası
Hestia : Aile Faziletleri Tanrıçası
Momos : Alay ve Hiciv Tanrıçası

Artemis : Ana Tanrıça
Aristalos : Arıcılık Tanrısı
Eros : Aşk Tanrısı
Afrodit : Aşk ve Güzellik Tanrıçası
Atalante : Avcı Kız
Bendis : Ay Tanrıçası
Eirene : Barış Tanrıçası
Minemosyne : Bellek Tanrıçası
Hermes : Belagat Tanrısı
Ceres : Bereket Tanrıçası
Poros : Bereket Tanrısı
Okeanos : Bütün Irmakların Babası Sayılan Tanrı
Kirke : Büyücü Tanrıça
Amphitrite : Deniz Dibi Tanrıçası
Thetis : Deniz Tanrıçası
Poseidon : Deniz Tanrısı
Sentinus : Duygu Tanrısı
Eileithhyia : Doğumlarda Kadınlara Yardım Eden Tanrıça
Fornaks : Fırınların Tanrısı
Adonis : Erkeklik ve Bereket Tanrısı
Hera : Evlilik Tanrıçası
Phantaso . Fantezi Tanrısı
Kairos : Fırsat Tanrısı
Thyphon : Fırtına Tanrısı
Nyks : Gece Tanrıçası
Hebe : Gençlik Tanrıçası
Hymenalos : Gençlik Ve Evlendirme Tanrısı
Androgeo : Minos'un Oğlu
Uranos : Gök Tanrıçası
Helios : Güneş Tanrısı
Apollon : Güzel Sanatlar Tanrısı
Enyalios : Harp Tanrısı
Ate : Hata Ve Günah Tanrıçası
Hybris : Hayasızlık Tanrısı
Klotho : Hayat İpliğini Büken Tanrıça
Hermaphroditos : Hem Erkek Hem Dişiliği Olan Tanrısal Yaratık
Furina : Hırsızların Tanrısı
Metis : Hikmet ve Tedbirlilik Tanrıçası
Fraude : Hile Tanrıçası
Asopos : Irmak Tanrısı
Aigina : Irmak Tanrısının Kızı
Algos : Izdırap Tanrısı
Penthos : Keder Tanrısı
Artemis : İffet Tanrıçası
Senius : İhtiyarlık Tanrısı
Nemesis : İntikam Tanrıçası
Poine : Ceza ve İntikam Tanrıçası
Moiralar : Kader Tanrıçaları
Kronos : Kainatin Hakimi
Pitho : Kandırma Tanrıçası
Themis : Kanun ve Adalet Tanrıçası
Eresbos : Karanlık Tanrısı
Fons : Kaynaklar Tanrıçası
Pan : Kır Tanrısı
Vakana : Kırlarda Dinlenenleri Koruyan Tanrı
Phobos : Korku Tanrıçası
Herakles : Kuvvet Tanrısı
Zeus : Mutlak Kudret Tanrısı
Orfe : Müzikçi Ozan
Risus : Neşe Tanrısı
Eris : Nifak Tanrıçası
Feronia : Ormanları Koruyan Tanrıça
Ultio : İntikam Tanrıçası
Thanatos . Ölüm Tanrısı
Oinone : Pınar Perisi
Amykos : Poseidon'un Oğlu
Morpheus : Rüyalar Tanrısı
Boreas : Rüzgar Tanrısı
Alkyone : Rüzgar Tanrıçası
Eolo : Rüzgarların Bekçisi
Penelope : Sadakat Timsali
Hygieia : Sağlık Tanrıçası
Akslepios : Sağlık ve Hekimlik Tanrısı
Hephaistos : Sanayi Tanrısı
Ares : Savaş Tanrısı
Urania : Semavi Aşk Tanrıçası
Febris : Sıcaklık Tanrıçası
Fides : Sözünde Durma Tanrıçası
Perimelis : Sürülere Gözcülük Eden Periler
Eos : Şafak Tanrıçası
Dionysos : Şarap ve Coşku Tanrısı
Ros : Şebnem Tanrısı
Bia : Şiddet Tanrıçası
Rheme : Şöhret Tanrıçası
Fatum : Talih Tanrısı
Nektar : Tanrıları Ölümsüzleştiren İçkiler
Ambrosia : Tanrıları Ölümsüzleştiren Yiyecekler
Fors : Tesadüf Tanrısı
Thyke : Tesadüf Tanrıçası
Demeter : Toprak ve Tarım Tanrıçası
İkaros : Uçmayı Başaran İlk İnsan
Hypnos : Uyku Tanrısı
Persephone . Yeraltı Tanrıçası
Hades : Yer Altındaki Ölüler Ülkesinin Tanrısı
Elysion : Yeraltı Cenneti
Aiakos : Yeraltı Ülkesinde Ölüler Hakimi
Flora : Yeşeren Bitkiler Alemi Tanrıçası
Penia : Yoksulluk Tanrıçası
Nike : Zafer Tanrıçası
Athena : Zeka Tanrıçası
Daimon : Zeka ve İlahi Kuvvet Tanrısı
Ploutos : Zenginlik Tanrısı"