1 Şubat 2012 Çarşamba
OSMANLIDA MESLEKİ TEKNİK EĞİTİM
Sanayi mekteblerinin ilk nüveleri ve nizamnameleri Tanzimat döneminde ortaya çıkmış, II. Abdulhamit döneminde eğitim sisteminde I. Meşrutiyet’ten sonra ıslâhhaneler, 1885’te sanayi mektebi adını almış; ancak, 1894’e kadar bir boşluk yaşanmış ve öğrenci sayılarında ciddi sayılabilecek azalma olmuştur. 1894’ten sonrahem okul sayıları artmış hem de okullar müstakil binalarına kavuşturulmuştur. Islâhhaneler, gerçek sanayi mektebi hüviyetine kavuşturulmuş ve sanayi mekteblerinin sayıları artmıştır.
1913’te İdare-i Umumiye Vilayet Kanununun yayınlanması ile sanayi mekteblerinin masrafları vilayetler hususi idareleri bütçelerinden karşılanmaya başlayınca okullar önceki döneme nazaran daha istikrarlı bir konuma geldi, fakat bu kez de her vilayetin ayrı program tatbik etmesinden dolayı okullar arasında bir birlik kurulamadı. Bununla birlikte özellikle İstanbul sanayi mektebi, Balkan ve I. Dünya Savaşı’nda teknik elemanlara duyulan ihtiyacın artmasından dolayı büyük önem kazandı. Bu okuldan mezun olanların çeşitli Avrupa ülkelerine ihtisas yapmaları amacıyla gönderildi., Avrupa ülkelerinden de (özellikle Macaristan) teknik eleman getirilerek öğrencilerin daha iyi yetiştirilmelerine imkân sağlandı. Ancak maddi sıkıntılar ve okullar arası koordinasyon eksikliğinden dolayı bu dönemde de sanayi mekteblerinde istenilen kalitede eleman yetiştirilemedi.
ANAHTAR KELİMELER
Mesleki Teknik Eğitim, Sanayi Mektebleri, Osmanlı
VOCATIONAL TECHNICAL EDUCATION IN THE OTTOMAN EMPIREIstanbul Industrial School (1869 -1930)ABSTRACTThe first prototypes of the industrial schools in the Ottoman Empire have emerged during the Tanzimat period as part of modernisation process of the Empire and then evolved into a full time school with having a special decree regulating the technical education in the time of Sultan Abdulhamit II. After1894 both number of schools and their students increased considerably by having their own buildings and other technical facilities.
* Yard. Doç. Dr., Selçuk Üniversitesi, Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Konya
** Öğr. Gör. Selçuk Üniversitesi, Teknik Eğitim Fakültesi, Konya 276 Yaşar SEMİZ – Recai KUŞ
The introduction of the Law of General Administration of Provincial Governments (İdare-i Umumiye Vilayet Kanununu) in 1913 provided these schools with the much needed financial security since their spendings were financed through the budgets of the provincial governments. On the other hand, the consistencies in theschool programs and the quality of education have been lost because each province has implemented different curriculum in their own schools. The increased need to technical personnel in the Balkan wars and during the First World War the industrial schools gained special importance especially in Istanbul. Furthermore, during this period while some students were sent to various European countries for obtaining advanced degrees and technical experience, some technical school teachers (especially from Hungry) were invited to these schools in order to improve the capacity and quality of technical education in the Empire. The lack of financial resources and poor coordination among the schools hindered the improvement in the quality of education in these industrial schools.
KEY WORDS
Vocational-Technical Education, Industrial School, Ottoman
GİRİŞ
Osmanlı Devleti’nde teknik eleman ihtiyacı, uzun süre Lonca teşkilatı içerisinde, küçük yaşta alınan çocukların yetiştirilmesi suretiyle karşılanmaktaydı. Genellikle anne ve babaları tarafından meslek öğrenmek üzere bir ustanın yanına verilen çocuklar, belli bir süre burada çalışarak önce kalfalığa, sonra da ustalığa terfi ederdi. Bunun yanı sıra devlete bağlı bazı büyük kuruluşlar da kurs ya da okullar açarak ihtiyaç duydukları kalifiye elemanları yetiştirmekteydiler.
Ancak 18. yüzyılın sonlarından itibaren Avrupa’da tekniğin tabii ilimlerle birlikte gelişmesi ve sanayi alanında kullanılmaya başlanmasından sonra, Osmanlı Devleti’nde Lonca sistemine dayalı kalifiye eleman yetiştirme girişimi, Batıya nazaran yetersiz kaldığı için mesleki eğitim kurumlarının açılmasına dair girişimlere başlandı. Bu amaçla, Osmanlı ordularının modern savaş tekniklerine göre eğitimlerini sağlamak için 1793 te “Mühendishane-i Bahri Hümâyun” ve 1796’te “Mühendishane-i Berri-i Hümâyun” okulları açıldı1. Okullara uzman eleman yetiştirmek gayesiyle Fransa’ya öğrenciler gönderildi. Avrupa’ya öğrenci gönderilmesine II. Mahmut döneminde de devam edildi. Ayrıca, Zeytinburnu ve Tophane fabrikaları kuruldu. Sanat bilen kura askerlerinin askerî fabrikalarda görevlendirilmesine başlandı. II. Mahmut’un son yıllarında Viyana daimi elçisi olarak görev yapan Sadık Rıfat Paşa’nın (1807-1857) Avrupa’daki sanat okullarının gelişimini de içeren bir risalesini ilgili makamlara vermesi ile konu yeni bir boyut kazandı. Rıfat Paşa, “İdare-i Hükümetin Kavaidi Esasiyesi” adlı risalesinde ekonomik kalkınmanın sağlanması için el sanatları ve endüstride çalışacak uzman elemanların yetiştirilmesi gayesiyle mesleğe yönelik okulların açılmasını ve ilk defa ciddi anlamda mesleki eğitimin çıraklık eğitiminden ayrılarak, genel eğitimle beraber ele alınmasını önerdi2. Bu ve benzeri önerilerden ciddi şekilde faydalanmak isteyen dönemin sultanı Abdülmecit, (1823-1861), Ocak 1845’teki Meclis-i Valâ-yı ziyaretinde bir maarif meclisinin toplanması gereği üzerinde durdu3. Sultanın direktifleri doğrultusunda toplanan maarif meclisi, ilk olarak yapılacak işlerle ilgili bir plan hazırladı. Hazırlanan planda öngörülen hedeflerin başında devlet hizmetlerinin daha iyi yürütülmesi çerçevesinde teknik eleman yetiştirilmesi düşüncesi ön plana çıktı. Bu amaçla ilk olarak 1847’de Yeşilköy’de bir tarım okulu açıldı. Ancak okul uzun ömürlü olamadı4. Ardından yeni kurulmaya başlanan fabrikaların ihtiyaç duyduğu teknik elemanların yetiştirilmesi maksadıyla 1848’de İstanbul’da sanayi müesseselerinin yoğun olarak bulunduğu Zeytinburnu’nda bir sanayi Mektebi kuruldu. Ancak, okul büyük masraflar yapılarak kurulmasına rağmen eğitime başlayamadı. Toplanmış olan öğrenciler de bursların ödenmemesi üzerine dağıldı. Bu başarısızlığın sebepleri arasında imparatorluğun içinde bulunduğu mali zorlukların yanında, okutulacak öğrenci bulunamaması ve mektebi kurmakla görevli birisi başöğretmen, diğeri müdür, iki Ermeni’nin bu konuda yeterli bilgi ve tecrübeye sahip olmamaları sayılabilir6.
İSTANBUL SANAYİ MEKTEBİ
Sanayi Mekteblerin Öncüsü Islahhaneler
Gelişmelerin ardından 1863’te İstanbul’da sanayi sergisi açıldı. Sergide Türk sanayisinin Avrupa sanayisi karşısında rekabet gücünün kalmadığı görüldü. Yabancı esnaf ve tüccarlar karşısında rekabet gücü kalmadığı için dağılmaya başlayan yerli esnaf ve tüccar teşkilatlarının içine düştüğü duruma daha fazla seyirci kalmak istemeyen devlet, bu duruma bir çözüm bulmak maksadıyla yarı resmi mahiyette bir teşkilat olan “Islâh-ı Sanayi Komisyonunun kurulmasına öncülük etti.Babıâli’nin, Islâh-ı Sanayi Komisyonu’nu kurmaktaki amacını şu şekilde özetlemek mümkündür ;
1. Osmanlı pazarlarını ele geçirmiş olan yabancı mallara karşı güçlü bir rekabet oluşturmak,
2. Güçlü sanayi kuruluşlarını vücuda getirerek bunlar için etkili devlet desteğini sağlamak,
3. Gerekirse ham madde ithal ederek seri üretime geçilmesine imkân sağlamak,
4. Üretim kalitesini belirli bir seviyede tutmak, fiyatları kontrol etmek ve devletin ihtiyacı olan malları bu kuruluşlardan temin etmek,
5. Her sanat dalı için gerekli okulları açarak kalifiye eleman yetiştirmek,
6. Esnaflar arasında yardımlaşma ve dayanışmayı mümkün kılmak.
İstanbul’da bu gelişmeler olurken, 1861-1868 tarihleri arasında Tuna Valiliği'ni yürüten Mithat Paşa, (1822-1884) valilik mıntıkasının asayiş problemlerini çözdükten sonra sanayi Mektebleri konusuna eğildi. Tuna ordusunun kumaş ihtiyacını karşılayabilmek amacıyla dokumacılığı teşvik etti, halkı olup bitenler den haberdar etmek için vilayet gazetesini çıkardı, ulaşım alanında ciddi adımlar attı. Bütün bu işler için gerekli olan teknik elemanı yetiştirebilmek gayesiyle 1863’te Niş’te, 1864’te Rusçuk’ta ve daha sonra da Sofya’da Islâhhaneler açtı. Bu Islahhanelerin kısa sürede başarıya ulaşmaları ve devletin endüstriyel eğitimini yaygınlaştırmaya yönelik gayreti sonucunda Islahhanelerin tesis edilmesine karar verildi. Bu amaçla Mithat Paşa’nın ıslahhaneler hakkında hazırladığı nizamname11 vilayetlere gönderildi.
Islâhhaneler, ileride kurulacak olan sanat okullarının temelini oluşturdu. Öncelikle kimsesiz çocukların alındığı ıslâhhaneler için 52 madde ve 3 kısımdan oluşan bir nizamnâme de hazırlandı. Nizamnâme’nin;
1. Kısmında ıslâhhanelere alınacak öğrencilerde aranacak şartlar, okutulacak dersler ve öğretilecek sanatlar,
2. Kısmında ıslâhhanelerde görevli memurlar ve vazifeleri, ıslâhhanelerin gelir ve giderleri ile imalat durumu,
3. Kısmında da uygulanacak cezalar ile mesleklerinde başarılı olanlara verilecek mükafatlar ele alınmıştır.
Kimsesiz ve fakir çocuklar, ıslâhhanelere parasız kabul edilirken, hali vakti yerinde olan aile çocuklarından her sene için 500 (beşyüz) kuruş ücret alınmakta idi. Islâhhanelerde eğitim süresi beş yıldı. Bu okullarda, okuyup yazmaktan ziyade sanat öğrenmek esas olmakla beraber; öğrencilere belirli bir seviyede okuma yazma, hesap, defter tutma ve resim öğretilmekte idi. Bunların yanı sıra Niş‘teki ıslâhhanede terzilik, kunduracılık, mürettiplik (ciltçilik) ve fotoğrafçılık; Rusçuk’taki ıslâhhanede araba fabrikasına ustalar yetiştirmek üzere araba yapıcılığı; Sofya’da ise çuha fabrikasına eleman yetiştirmek üzere dokumacılık ve makinistlik bölümleri kurulmuştur.
Islâhhanelerin giderleri için gerekli olan kaynak; halkın yardımı ve bağışları ile okullara ait gayri menkul gelirlerinden, mahkeme harçlarına alınan hisselerden ve öğrencilerin imal ettikleri eşyalardan elde edilen hasılat ile karşılanmakta idi. Sanayi mekteblerinin daha sonra Diyarbakır, Bursa, Kastamonu, Selanik, Şam, Bağdat ve Konya gibi büyük vilayetlerde de açılmış olması, bu okulların tutulduğunu ve bir ihtiyaca cevap verdiğini göstermektedir.
İSTANBUL SANAYİ MEKTEBİ’NİN KURULUŞU VE GELİŞİMİ
Mithat Paşa, ordunun ihtiyaçlarını karşılamak gayesi ile 1865’te Rusçuk’ta öksüz kızlar için de bir ıslâhhane açmıştır18. Mithat Paşa Tuna Valiliğinden İstanbul’a Şura-yı Devlet reisliğine (Danıştay) atanınca (6 Mart 1868)19, Sanayi ıslâhhaneleri ile daha geniş şekilde ilgilenmiş ve Türk Sanayisinin çökmesini önlemek ve onu himaye etmek için Islah-ı Sanayi komisyonunun çalışmalarına katkıda bulunmuştur.
Bu komisyonun çalışmaları sonunda Kasım 1868’de Mekteb-i Sanayi İstanbul’da Sultanahmet mevkiinde, eski Kılıçhane ile etrafındaki arsalar üzerine inşa edilmiş binalarda tedrisata başladı20. Okul binası dershaneler ve atölyelerin yanında bir de fabrika ihtiva ediyordu. Başlangıçta on üç yaşından küçük elli öğrencinin alındığı okul, devletin ileri gelenlerinin de hazır bulunduğu bir törenle açıldı. Okulun açılış konuşmasını Mithat Paşa yaptı.
Okulun müdürlüğüne o dönemde Üsküdar’daki Özbek Tekkesi şeyhi olan İbrahim Ethem Bey atandı. Sanayi mektebi için fi 24 Şaban 1285 (11 Aralık 1868) tarihinde Şurayı Devlet tarafından okulun kuruluş gayesi, programı ve yönetim esaslarını belirleyen 64 maddelik bir nizamname hazırlandı.
İstanbul Sanayi Mektebi Nizamnamesi
Nizamnamenin; Birinci bölümü (1-30) okulun kuruluş gayesini ortaya koymaktadır ve okutulacak dersleri ihtiva etmektedir. İkinci bölüm de (31–43) okulun yönetici ve hizmetli kadrosu ile ilgilidir. Bunların görevleri (31–38) okulun gelir, gider ve Mektebi-i Sanayi umum sandığının idaresi ile ilgilidir. Üçüncü bölümde ise (44-64) talebenin sınavları, genel güvenliği, öğrencilere verilecek cezalar ve onların terbiyesi ve öğrencilere verilecek mükafatlar ele alınmıştır (50-64). Nizamnamenin; ikinci maddesine göre okutulacak dersler hiref (sanatlar), sanayi, demircilik, dökmecilik, makinecilik, mimarlık, her türlü maden imalat, ağaç işleri, terzilik, kunduracılık, ve mücellitlik gibi dersler ve bu derslere ilaveten bunları tamamlayan Fen ilimleridir.
Bu okulun 1. sınıf imtihanını başarı ile verenlere “çıraklık” 2. 3. ve 4. sınıfları tamamlayanlara derece derece “kalfalık” son sınıfı tamamlayanlara da “ustalık” hakkı tanınmıştır. Üçüncü maddeye göre Sanayi Mektebi dahili ve harici olmak üzere ikiye ayrılmış; dahili şubede olan talebelerin 13 yaşından küçük olacak ve leyli (yatılı) ve nehhari (gündüzlü) kalacaklar ve sayıları 500’ü geçmeyecektir. Harici şubenin talebeleri en fazla 30 yaşında olacak, mutlaka işe yarayacak, sanat ve marifet tahsil edecek ve yalnız gündüzleri okula devam ederek geceleri evlerinde ikamet edeceklerdir. Nizamnamenin altıncı maddesi her sınıfta okutulacak derslerle ilgilidir.
Dokuzuncu maddeye göre, okulun dahili ve harici şubelerinde bulunan talebelerin her birine sınıflarına göre, ücret-i yevmiye verilecektir. Onuncu maddeye göre talebelerden birisi yılda yalnz 300 gün iş işlemiş olsa, eğer talebe dahili şubeden ise okuldaki yiyecek ve elbise masrafı çıktıktan sonra birinci sene için 20, ikinci sene için 40, üçüncü sene için 60, dördüncü sene için 80 ve beşinci sen için 100 para (100 para 2,5 kuruş; 100 kuruş 1 liradır.) kendi yed’ine verilecek; yarısından fazlası emniyet sandığına konulan nisfi (yarı) faizi ile terakküm (birikmiş) faiziyle beşinci sene sonunda 1250 kuruşa; talebe harici şubede ise yılda 300 gün hesabıyla işlediği işin yevmiye ücretinde yalnız elbise parası çıkarıldıktan ve bakisinin nisfi kendine verildikten sonra nisfi emniyet sandığına konulacaktır. Onunda işlenmiş faiziyle beşinci sene sonunda miktarı 2500 kuruşa ulaşacağından bu akçeler hangi öğrencinin ücretinden artırılmış ise onun malı addedildiğinden okuldan çıktığında kendisine teslim edilerek işleyecekleri sanat için sermaye ihtisas kılınacaktır.
Ondördüncü maddede belirtildiğine göre; mektebi sanayide okutulacak dersler sabah başlayacak, vakti zuhurda (öğle ezanından 2 saat evvel) tamamlanacak ve ondan sonra talebeler sanat mahalline sevk edileceklerdir. Bu durumda teorik dersler öğleye kadar, uygulamalı dersler ise öğleden sonra yapılacaktır. Uygulamalı dersler günde kışın 5 yazın 6 saatten az olmayacaktır. Kırkdokuzuncu maddeye göre ise; fenni makine ilim ve ameliyesinin tahsili 6-7 seneye mütevakif 5 seneden ziyade kalan talebenin 6. ve 7. Sene ücretleri sunufi saire şakirdanın (çırak) ücreti yevmiyelerini iki katı olacaktır ve makine fenni için 6. sınıftan 7. sınıfa nakleden ve 7. dereceye vusul ile makine fenninden şahadetname alan şakirdan muallimine sair sınıflar ustalarına verilen mükafatın iki katına ifa olacaktır.
Sanayi mektebi bir taraftan yabancı öğretmen ve uzmanlardan kadrosunu takviye ederken diğer taraftan da okulu başarı ile bitiren talebeleri Batı teknolojisini yakından tanımaları açısından Avrupa’ya göndermekteydi. Ramazan (1286) tarihli bir tezkereden anlaşıldığına göre, sanayi mektebi öğrencilerinden 20 kişinin çeşitli sanat dallarından eğitim görmek üzere Paris’e gönderilmeleri kararlaştırılmıştır.
Islâh-ı sanayi Komisyonu 1874’e kadar başarılı bir şekilde çalışmalarını yürüttü. Ancak o yıldan itibaren önemini yavaş yavaş kaybederek sanat okulu mahiyetinden uzak bir hal aldı. Bunun en önemli sebebi, okulun iki önemli koruyucusu Mithat Paşa* ve ıslâhı sanayi komisyonundan mahrum kalması sayılabilir. Aynı yıl İzmir, Bursa, Kastamonu, Bosna, Trabzon ve İşkodra’da 1869’da Erzurum’da; 1870’te Diyarbakır’da sanayi mektebleri açıldı. Bunlardan Kastamonu ve İstanbul’dakinde kızlar bölümü de vardı.
II. Abdülhamit Döneminde İstanbul Sanayi Mektebi
Sanayi Mektebleri, II. Abdulhamit döneminde, (1876-1909) önemli bir kısmında bazı değişiklikler olmasına rağmen 1868’deki nizamnameye bağlı olarak eğitimine devam etmiştir. 1882’de bu okullar II. Abdulhamit’in (1842- 1918) adına bağlanarak ‘Hamidiye Mektebi Sanayi Alisi’ kapsamında yeniden düzenlendi29. Daha sonra II. Abdulhamit devrinin başında sultanın emriyle bir ‘Heyet-i Teşvikiye-i Sanayi-i’ teşkil olunmuştur30. Bir heyetin vazifesi genel olarak imparatorlukta sanayi-i geliştirmek için bazı tedbirler almaktı. Heyet-i Teşvikiye-i Sanayiin görevlerinden biri de sanayi mekteblerini geliştirmek ve sanayi mektebini ıslah etmekti. Yani teknik ile sanat eğitim ve öğretimini imparatorluğun coğrafyasına yaymaktı. Bu sırada sanayi mekteblerine Maarif-i Umumiye manzumesi içinde yer
vermek isteyen ve ticaret, sanayi, teknik ve sanat gibi maddi ilimlerin önemini iyi bilen Sadrazam Sait Paşa’nın (1838-1914) bu konudaki teşvik ve tedbirleri sarayının yayılması konusunda önemli bir yer tutar. Sait Paşa daha 1888 (1306) da ilkokuldan sonra eğitim ve öğretimi üçe ayırmayı düşünmüştür. Buna göre ilkokulu bitiren bir çocuk eğer ilim tahsil etmek istiyorsa Sultanilere, sanayi ve fen tahsilini istiyorsa Rüştiyelere ve oradan teknik yüksek okullarına; gidicek yok ikisini de istemezse altı yıllık ‘Ulum-u Maddiye Mektebleri’nde tahsilini tamamlayacaktır.
Sait Paşa’nın öngörülen bu projesi gerçekleştirilemedi. Bununla birlikte sanayi mekteblerinin konumlarının iyileştirilmesi ile yakından ilgilendi31.Ancak 1894 (1310)’e kadar bu okullar başı bozuk bir dönem geçirmiş ve öğrenci sayılarında da ciddi sayılabilecek azalmalar olmuştur32. Öğrenci kayıt ve kabulünde de ciddi problemler yaşanarak 10 (on) yaşının altındaki çocuklar da okullara kabul edilmiş; bu çocukların herhangi bir sanat kolu ile uğraşmalarına izin verilmemişti. Bununla beraber, on yaşın altındaki çocuklar için “ihtiyaç sınıfları” oluşturulmuş ve burada Elifba-i Osmani, Kıraat-i Türk-i, Kuran-ı kerim, Ulüm-u Diniye gibi dersler okutulmaya başlanmıştı33. Ebuzziya Tevfik (1848-1913) kimsesiz çocukları barındırmaktan ve karınlarını doyurmaktan başka amacı kalmamış olan bu okulu yeniden faal hale getirmek amacıyla; yabancı uzmanlardan Fransız Serviyer’i 1894’te Fen Muavinliğine 1891’de Lusak’i marangozhane Fridman’ı tenekecilik, Mister’i demirhane şefliğine getirdi*. Bunların dışında, 1891-1908 döneminde daha alt seviyede olmak üzere başka yabancı uzmanların getirildiği de bilinmektedir. Yeniden toparlanmaya çalışılan okulun binası 1894 (1310) tarihindeki büyük depremde yıkılınca, talebeler bir müddet Atpazarı ve Şehzadebaşı’ndaki muhtelif binalarda tedrisata devam etmiş, bir yandan da okulun yeniden inşasına ve kısmen tamirine devam olunarak 19 Ağustos 1315 (1899)’ te ikinci defa açılma şenliği yapılmıştır34
Bu arada Ebuzziya Tevfik, sanat okulu ıslahı konusunda fen muavini Serviyer’ le birlikte ayrıntılı bir rapor da hazırlayarak dönemin Sultanı II. Abdulhamid’e sunmuştur. Ebuzziya Tevfik’in, Mektebi Sanayi-i Şâhânenin ıslahı hakkındaki şu ifadeleri dikkat çekicidir: “Mektebi Sanayi Şahane 300 bu kadar şakirdi şamil ve cümlesi meccanen tahsil ve iaşeyi nail iken tahsilatı seneviye-i mekteb 120 000 franktan ibarettir ki Fransa’daki emsalinden üç defa dündur (az), bu sebeple Mektebi Sanayi unvanına ayrılan bu mekteb sanatı için muhtaç olduğu upsaiti (müsaiti) bugünkü günde tedarik edememekte ve yalnız bir melce-i bîvâregân (kimsesizlerin sığınağı) şeklinde bir takım aceze-i etfâli (düşkün-fakir çocuklar) barındırmaktadır ki şu haline nazaran ihtiyar buyurulan masraf luzumundan ziyadedir. Eğer maksat bir melce-i eftal olmayıp da sanayi mektebi ise, ani istikbal ve temin edecek vesaitin o nisbette rayegân (bedava) tutulması ispatihtiyacından azadedir”36.
Sultan II. Abdulhamit’e sunulan bir diğer lâyiha da Mösyö Serviyer’in kaleme aldığı Mekteb-i Sanayi’nin ıslahı ve tanzimi hakkındaki rapordur. Serviyer lâhiyasında mevcut sanayi mekteblerindeki olumsuzluklardan bahsederken esasen okula 13 yaşının altında öğrenci alınmaması gerekirken bu yaşın altında öğrenci alındığından, okuldaki öğretmen alet ve adevatın eksikliğinden, sanayi mektebinde okutulmaması gereken derslerin okutulduğundan bahsetti. Serviyer ayrıca sanayi mektebine 13 yaşın altında ve 15 yaşın da üstünde talebe alınmaması üzerinde durarak hiçbir talebenin 20 yaşından sonra okulda kalmaması gerektiğinin altını çizdi. Okula kayıt olacak talebelerden iptidai bir okuldan mezun olduklarına dair şahadetname, aşı olduklarına, vücutça sağlam ve el işlerini yapabileceklerine dair bir tabibin raporu ile hüsnihal kağıdının istenmesi gerekliliği belirtti.
Okulda kunduracılık, terzilik, mürettiplik (dizgicilik) gibi sanatlar olduğu halde Serviyer, yalnız tesviyecilik, demircilik, marangozluk ve dökümcülük şubeleriyle meşgul olurdu. Fen şubelerinin 2. ve 3. sınıfları oluşturulurken eski sisteme tabi sınıflar da muhafaza edilmişti. Serviyer bu sınıflarla da ilgilenmiyordu. Bununla birlikte, bölge sanat okullarında yabancı uzmanların görev yaptıkları 1894-1908 senesi arasındaki 14 yıl, ders ve iş programlarında önemli sayılabilecek herhangi bir değişikliğe gidilmediği için, bir istikrar devresi olarak kabul edildi.
Yalnız 1907’de ders programına ahlak ve din dersleri ilave edilmiş ve bu derslerle ilgili ilmiye bölümden ikinci bir müdür yardımcısı tayin edilmiştir. Aşağıda 1894-1908 tarihleri arasında İstanbul bölge sanat okulunun muhtelif sınıflarında okutulan dersler verilmiştir37:
II. Meşrutiyetten Sonra İstanbul Bölge Sanat Okulu
II. Meşrutiyetin ilanından sonra bölge sanat okulları, Ticaret ve Ziraat Nezareti Sanayi Müdüriyet-i Umumiyesine bağlandı. Bu nezaret mesleki eğitime itina ile eğildi. Yurt içinde okullarda görev yapacak yeterli uzman elamanın bulunmadığını tespit etti. Okulların eğitim kalitesini artırmak için, bilhassa nazarî ders öğretmenlerinin Avrupa’dan getirilmesine özen gösterildi. II. Meşrutiyetten sonra sanat okullarının programlarına yeni teknik dersler ilave edildi. Bu derslerin büyük bir kısmında Türkçe ders kitapları bulunmadığından, ders kitapları yurt dışından tedarik edildi. Sanayi Müdüriyet-i Umumiyesi, teknik ders okutan öğretmenlerine, faydalandıkları yabancı kaynaklardan okutmakta oldukları ders kitaplarını tercüme etme mecburiyetini koymuştur. O dönemde tercüme edilerek okullarda okutulan eserlerden bazıları şunlardır:
Agara, İnşaatı Umumiye, Çeviren, Ömer Lütfi,
Agara, Fenni Mihanik, Hareket ve Muvazeret, Çeviren, Ömer Lütfi,
Agara, Metalurji, Çeviren, Hüsnü,
Agara, Buhar İstiğsalı ve Buhar Makineleri, Çeviren, Fuat Kâmil.
Sanayi Müdüriyet-i Umumiyesi, sürekli yabancı öğretmenlerin etkisinde kalmamak ve gelecekte kendi vatandaşlarımızın bu okullarda öğretmenlik yapmalarını sağlamak için; muhtelif tarihlerde okuldan mezun olan talebeleri Avrupa’ya göndererek ihtisas yapmalarına imkân tanımıştır. Bu cümleden olmak üzere 1909’da 2 öğrenci Fransa’daki sanat okullarına, 5 öğrenci Almanya’daki muhtelif fabrikalara; 1910’da 3 öğrenci Fransa’ya, 6 öğrenci de Almanya’daki fabrikalara; 1914’te 49 öğrenci Macaristan’daki sanat okullarına gönderilmiştir. Macaristan’a gönderilenler, o dönemde Osmanlı Devleti’nin çeşitli vilayetlerdeki sanat okullarından seçilen en başarılı beş öğrencidir. 1913 yılında İdare-i Umumiye-i Vilayet Kanunu’nun yayınlanması üzerine sanayi okullarının masrafları vilayetlerin özel idare bütçelerine dahil edildi. Bu tarihten sonra sanayi mektebleri daha istikrarlı bir duruma girdi. Bir kısmı yönetmelik ve programlara bağlandı. Fakat her vilayet ayrı program tatbik ettiğinden okullar arasında bir birlik kurulamadı. Balkan Harbi’ni takiben I. Dünya Savaşı’nın çıkması ve bu savaşın getirdiği yük, sanayi mekteblerine verilen önemin daha da artmasına sebep oldu.
Bunun üzerine Sanayi Müdüriyet-i Umumiyesi, başta İstanbul olmak üzere diğer vilayetlerdeki sanat okullarıyla yakından ilgilenmeye başladı ve bakanlığın onayı ile Alman hükümetinden, 12-18 yaşları arasında on bin kadar öğrencinin meslekî ve teknik öğretim görmek üzere Alman fabrikalarına kabul edilmesini talep etti. Alman sanayi odalarının bu öneriyi benimsemesi üzerine iki hükümet arasında bir protokol imzalandı. Hazırlanan protokolde, Türk öğrencilerinin Alman köylerinde, ya da orta büyüklükteki kasabalarda 3-4 yıl eğitimleri öngörülmüştür40. Öğrenciler, öğrenimlerini tamamladıktan sonra, eğitimleri sırasında masraflarını karşılayan fabrikalarda 1-2 yıl ücretsiz çalışacaklardı41. Osmanlı Hükümeti’nin yanı sıra, Osmanlı ticaret ve sanayi odaları da Almanya’ya öğrenci göndermişti. Terzilik, kunduracılık, marangozluk, demircilik, dülgercilik ve boyacılık öğrenecek olan bu gençler dört yıl süre ile Almanya’da kalacaklardı. Öğrenim için Almanya’ya öğrenci gönderen diğer bir kuruluş Türk-Alman Cemiyeti’ydi42.
Almanya’ya gönderilen öğrenciler, yaşlarının küçük oluşu (12-18) sebebi ile, genellikle yetim mekteblerinden seçiliyor ve başlarında bir bakanlık yetkilisi bulunuyordu. Diğer taraftan, bilgilerinden istifade edilmek üzere; İmparatorluktaki bütün sanayi okulları için Almanya ve Macaristan’dan 1915 yılında, alanlarında uzman umumi müfettişler; İstanbul’daki sanat okulu için umumi müfettişin yanı sıra sanayi istatistik uzmanı, ders naziri ve tesviye öğretmeni getirildi. Macar uyruklu Turdai ile birlikte göreve başlayan Alman uyruklu Lucatsch, okulun geliştirilmesi hakkında bir yasa tasarısı hazırlayarak Babıâli’ye sundu. Tasarıda sanayi mekteblerinde makinistlik, şoförlük, kunduracılık, elektrik mühendisliği ve ziraat makinistliği şubelerinin kurulacağı belirtiliyordu45.
Osmanlı Coğrafyasının diğer vilayetlerinde de valiler ve ordu mensuplarının gayretleri ile benzer çalışmalar yapılmış ve yeni okulların kurulması veya eskilerinin genişletilmesi için girişimlerde bulunulmuştur. Bu cümleden olarak Suriye’de 4. Ordu komutanı Cemal Paşa ve Vali Azmi Bey’in çabalarıyla yeni sanayi mektebleri açıldı. Hayfa, Kudüs, Yafa, Beyrut ve Şam Sanayi Mekteblerinin geliştirilmesi amacıyla Almanya’dan Offenbourg Sanayi Mektebi müdürü Dr. Stücker getirilerek önerileri alındı46.
Macaristan’dan umumi müfettiş olarak getirilen Turdai, Sanayi mektebleri için yeni bir nizamname de hazırladı. Tamamı altı bölüm ve 47 maddeden oluşan nizamnamenin; Birinci bölümün (1-3 madde); okulun ismi, amacı ve bütçesinin nasıl idare edileceği, İkinci bölümü (4-11 madde), okulun teftişi, Üçüncü bölümü (12-16. madde); okulun tedrisatı, Dördüncü bölümü (17-29 madde); okulun personel kadrosu, Beşinci bölümü (30-38 madde); okul talebelerinin kayıt şartları, sınav ve sınıf seçme, Altıncı bölümü ise (39-47 madde); okulun asayişi ile ilgilidir. Buna göre nizamnamenin 2. maddesiyle “Sanat okulunun ismi İstanbul Sanayi Mektebi olup Ticaret ve Ziraat Nezareti bütçesinden idare olunur” denilirken; eğitim ile ilgili olan 12. maddesinde de mektebin şimdilik tesviyecilik, tesisat, dökümcülük, marangozluk ve inşaat sanayi kollarını ihtiva edeceği belirtilir.
14. maddede Sanayi Meclisi Mektebinin ders programları hakkında izahat verilmekte ve ders programlarının maarif nezareti tarafından tasdik edilmedikçe yürürlüğe koyulmayacağı; bir hafta zarfında “48” saat ders olup, bunun sınıfın yarısının uygulama olduğu mektebin heyeti talimiyesinin her 3 senede bir ders programlarını tetkik edeceği ve bu babta sanayi meclisinin temenniyatını istima edip netice-i kararını nezareti aidesinin emrü iradesine arz edeceği belirtilmiştir. 15. maddede eğitim öğretimin Eylülün birinci günü başlayıp haziran sonuna kadar devam edeceği yazılıdır. Bu müddetin son 15 günü sözlü ve yazılı imtihanlara tahsis edilmiştir. Ramazanda günde 3 saat talebeler ameli işlerle ve resim yapmakla uğraşacaklar ve her cuma günü ile resmi günlerde mekteb tatil edilecektir.
30 ve 31. maddelerde talebelerin yatılı ya da gündüzlü olarak okula kabul edilmeleri için, nüfus belgesi, aşı belgesi, iptidai tahsil belgesi ve bir yıl kadar bir imalathanede bilfiil çalıştığını ya da (İstanbul dışında) bir sanayi mektebinde bir sene okuduğuna dair belge getirmeleri şart koşulmuştu. 32, 33, ve 34. maddelerde okulda yatılı kalacaklardan bahsedilmekte ve okulda yatılı kalacaklardan 12, gündüzlülerden 6 liranın iki eşit taksitte alınacağı ve okul kıyafetinin ailesi tarafından yaptırılacağı; okulda ücretsiz okumak isteyenlerden, muhtaç olduklarını gösteren belgeyi okul idaresine sunmaları gerektiği belirtilmektedir.
Sanayi Umum Müdürü ile bu müdürlüğe bağlı Sanayi ve Tedrisatın Müdürü Avrupa’da eğitim gördüğünden oradaki programı İstanbul Sanayi okulunda da uygulamak istediler. Bu itibarla uygulamada olan orta derecede sanat okullarının yanı sıra yüksek derecede sanat okullarının kurulması gereğine dikkat çektiler. Aynı dönemde taşradaki sanayi mekteblerinin 1. Sınıflarına hazırlayıcı dersler konuldu. 2. ve 3. sınıfları ticaret, ziraat sanat ve umum bilgiler şubeleri haline getirildi47. Fakat ders araçları, atölye ve bilhassa bu yeni programı tatbik edecek öğretmenler bulunamadığından iyi sonuçlar alınamadı.
Mondros Mütarekesi’nden 1928 Yılına Kadar Sanayi Mektebi
30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesini takiben daha önce getirilmiş olan uzmanların ülkelerine geri dönmek zorunda kalmaları üzerine sanayi umum müdüriyeti 1918’den 1921’e kadar uygulamada kalacak olan yeni bir nizamname hazırladı. Bu yeni nizamnamenin en karakteristik özelliği sanat okullarını bir demir sanatları okulu haline getirmesidir.
1921 yılında Sanayi Umum Müdürlüğü tarafından Sanayi Mektebleri Nizamnamesi tekrar değiştirilerek 1927 yılına kadar uygulanacak yeni bir nizamname yürürlüğe kondu49. Bu nizamnamenin 1. maddesinde göre Dersaadet Sanayi Mektebi’nin demir ve ahşap sanayi şubesi ile elektrikçilik ve ebniye (bina) inşaatı sanayinde teorik ve uygulamalı bilgi ile donanmış usta adaylarını yetiştirmeye yönelik bir okul olduğu belirtilmektedir. Nizamnamenin 4. maddesinde ise okulun eğitim süresinin 4 yıl olduğu belirtildikten sonra bu süre içinde okutulacak teorik ve uygulamalı derslerin dağılımı EK 3. Verildiği gibidir.
Nizamnamenin 5. maddesinde sınav süreleri dahil olmak üzere eğitim süresinin 16 Eylül’den 15 Temmuz’a kadar olduğu yazılıdır. Yalnız inşaat kalfalığı şubesinin 3. ve 4. sınıflarının Mart ayının sonunda dersleri biter ve talebeler 5 ay boyunca inşaat mahallinde bedenen çalışmak zorundadır. Nizamnamenin 7. maddesine göre okulda ücretsiz eğitim görecek talebeler kabul müsabaka sınavına, ücretliler ise kabul yeterlilik imtihanına tabidirler. Müsabaka ve yeterlilik sınavları Türkçe, Hesap, Hendese ve Resim sahasında yapılmaktadır. 14. maddede ücretli talebeler iaşe bedeli olmak üzere her yıl ticaret ve ziraat nezareti tarafından belirlenecek olan ücretleri 3 taksitle ödeyecekler, 1. taksit ödenmedikçe talebeler okula kabul edilmeyecektir.
Ancak bu nizamname, Osmanlı devletinin 1922 yılında ömrünü tamamlamasıyla uygulanamamıştır. Bütün iyi niyetli çalışmalara ve zaman zaman iyi neticelerin alınmasına rağmen; sanat okullarında beklenen başarıya ulaşılmadığı ve teknik eleman ihtiyacının karşılanamadığı, I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele sırasında ihtiyaç olan teknik eleman ihtiyacının giderilmemesinden anlaşılmaktadır. I. Dünya Savaşı ve Milli Mücadele sırasında hissedilen teknik eleman ihtiyacından Reşat Özalp şu şekilde bahsetmektedir: “I. Dünya Savaşı sonunda ve özellikle İstiklal Savaşı sırasında memlekette meslek ve teknik bilgilere sahip kişilerin yeteri kadar bulunmaması büyük ölçüde kendisini gösterdi. Örneğin, büyük taarruz başlamadan önceki günlerde Fransızlardan 100 Berliet kamyonu temin edilmiş ise de işgale uğramamış bölgelerde arandı, tarandı ve nihayet bunlardan ancak 20 tanesini işletebilecek şoför ve makine teknik elemanı bulunabildi. Bu sebeple cephane ve mermilerin büyük bir kısmı kağnı arabası ile taşınabildi. “
Yeterli teknik elemanın bulunamaması hususu 1930 yılında toplanan Sanayi Kongresi’ne de konu olmuş ve bunun gerekçesi kongreye katılan delegelerden Bekir Vehbi Bey tarafından şu şekilde açıklanmıştır; “Bu memlekette bundan 50-60-sene evvel bir çok vilayette sanayi mektebi açmakla meşgul olunmuştur. Fakat memleket bunlardan pek az fayda görmüştür. Çünkü yetişen erbabı sanayi bir sanat müessesesine bağlanmadığı için (talebe okulu bitirdikten sonra) ya polis olur ya da kâtip olurdu.
Bunun önüne geçilmesi için Nizamettin Bey yapılması gerekenleri şu şekilde özetledi: ‘Şu halde iş dönüp dolaşıp istihsal ve istihdam programının yapılması ile, bir sanayi siyasetinin olmasıyla icra edilebilir. Eğer muayyen ve muvazzah (açıklanmış) programlar olsaydı ona göre kemiyyet ve keyfiyeti yetiştirmek mümkün olabilirdi; yani kaç muallime, kaç ustabaşına ve mühendise ihtiyaç var belli olurdu. Ve o zamanda sanayi mezun rûsumat memuru olmazdı. herkes yerini bulurdu. Bu suretle her meslek erbabı da memlekete, vatana azami istifayı temin ederdi” Bir başka raporda da milli mücadele sırasında karşılaşılan teknik eleman azlığı şu şekilde ifade edilmiştir: “Gerek umumi harpte ve gerek istiklal harbinde memleketimizin endüstri sahasındaki geriliğinden ve teknik elemanın yokluğundan çekilen sıkıntılar, memleketin endüstrileşmesi lüzumunu kuvvetle hissettirmiş, büyüklerimizin gerek endüstrileşme fikrine varmalarına ve gerekse bu endüstri için adam yetiştirmeyi ele almalarına sebep olmuştur”. Bundan dolayıdır ki Mustafa Kemal (Atatürk), Millî Mücadele döneminden itibaren diğer eğitim kurumlarının yanı sıra sanayi okullarını da gözden geçirerek daha aktif konuma getirilmelerini istemiştir. Bu cümleden olmak üzere 1927 yılından sonra meslek okulları ile ilgili yeni düzenlemelere gidilmiştir.
SONUÇ
Sanayi mekteblerinin ilk nüveleri ve nizamnameleri Tanzimat döneminde ortaya çıkmıştır. II. Abdülhamit dönemi eğitim sisteminde I. Meşrutiyet’ten sonra ıslâhhane 1885’te Sanayi Mektebi adını almıştır; Ancak, 1894’e kadar bir boşluk yaşanmış ve öğrenci sayılarında ciddi sayılabilecek azalma olmuştur.
1894’ten sonra hem okul sayıları artmış hem de okullar müstakil binalarına kavuşturulmuştur. Islâhhaneler, gerçek sanayi mektebi hüviyetine kavuşturulmuş ve sanayi mekteblerinin sayıları artmıştır. 1913’te İdare-i Umumiye Vilayet Kanununun yayınlanması ile sanayi mekteblerinin masrafları vilayetler hususi idareleri bütçelerinden karşılanmaya başlayınca okullar önceki döneme nazaran daha istikrarlı bir konuma geldi. Fakat bu kez de her vilayetin ayrı program tatbik etmesinden dolayı okullar arasında bir birlik kurulamadı. Bununla birlikte, özellikle İstanbul Sanayi Mektebi, Balkan ve I. Dünya Savaşında teknik elemanlara duyulan ihtiyacın artmasından dolayı büyük önem kazandı. Bu okuldan mezun olanların çeşitli Avrupa ülkelerine gönderilerek ihtisas yapmaları sağlanırken, Avrupa ülkelerinden de özellikle Macaristan teknik eleman getirilerek öğrencilerin daha iyi yetiştirilmelerine imkân sağlandı. Ancak maddi sıkıntılar ve okullar arası koordinasyon eksikliğinden dolayı bu dönemde de sanayi mekteblerinde, istenilen kalitede eleman yetiştirilemedi.
Osmanlı Hazine Bonosu
Osmanlı Hazine Bonoları
İlk Osmanlı hazine bonosu Kırım Savaşı yüzünden devlet bütçesinde meydana gelen 8,5 milyon liralık açığı kapatmak maksadı ile çıkarıldı. Önceki yıllarda bütçe usulü kullanılmadığı gibi, hazinenin, yani devlet ve sarayın masraflarını karşılamada beliren kısa vadeli açıklar madeni paraların ayar ve vezininin düşürülmesiyle veya Galata bankerlerinden alınan avanslarla kapatılmaktaydı.
Kırım Savaşı sırasında özellikle İngilizler’le sadece askeri sahada değil, diğer işlerde de, özellikle ithalat ve ihracatta bir gelişme oldu. Hazine açığının çok büyük olması nedeniyle Galata bankerlerinin bu işte etkili olmayacakları anlaşılınca, o devirde Londra’da Osmanlı elçisi bulunan Musurus Paşa’nın aracılığıyla ve onun imzasını taşıyan, her biri 102 lira ihraç fiyatlı ve % 6 faizli 5 milyon liralık bono Londra piyasasında hemen satıldı. Fakat bu kısa vadeli bonoların bedeli vadesinde ödenemeyince, Mısır ve Kıbrıs varidatının bir kısmı karşılık gösterilmek suretiyle bonoların karşılığı uzun vadeli krediye dönüştürüldü. İşte Osmanlı mali tarihinde 1855 yılı istikrazı olarak bilinen ve 1894′de hâlâ tasfiye edilemediği için yenilenen istikraz, adı geçen hazine bonolarının vadesinde ödenememesinden kaynaklanmıştır.
İkinci hazine bonosu denemesi Balkan Savaşları sırasında yapıldı. Hükümet gelir ihtiyacını karşılamak için % 6 faizli ve İngiliz Lirası’na çevrilebilir nitelikte 3 milyon liralık hazine bonosu ihraç etti. Bu bonoların karşılığı yeni konulan savaş vergisiydi. Bonoların satışı için mali müesseselere % 5 komisyon verilecekti. Ana para ödemeleri de yılda iki taksitte olmak üzere üç yılda tamamlanacaktı. Faiz ve ana para ödemelerini yapacak olan Osmanlı Bankası’na % 0,25 komisyon verilecekti. Bu bonoların ilk olarak başabaş piyasaya çıkarılması düşünüldüyse de, sonradan 10 Ocak 1328 (1913) tarihli bir kararla bir milyon liralık bölümü % 94′ten Osmanlı Bankası’na satıldı. Bu tahvilat büyük ölçüde geri ödendi ve ödenmeyen küçük bir bölüm için Lozan Antlaşması’na özel bir madde kondu.
Üçüncü hazine bonosu denemesi ikincisinden hemen sonra 19 Ocak 1328 (1913) tarihli geçici kanunla % 5 faizli ve beş senede geri ödenmek üzere çıkarıldı ve emlak vergisi karşılık olarak gösterildi. Bu bonolar emlak vergisinin ödenmesinde başabaş olarak kabul edilmişti.
Bonolar için faiz ve ana para ödemelerinde aracı bankalara % 0,25 oranında, bono satışlarında ise pazarlık usulü ile komisyon ödenecekti. İhraç edilen bonoların değeri 5 milyon lira idi. Fakat aslında bu bonoların 100 milyon Frank, yani 4 milyon Osmanlı Lirası tutan kısmı Paris’teki Peirer Bankası’na % 80′den satılmıştı. Bu para İngiltere’nin sonradan Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile tesliminden vazgeçtiği iki savaş gemisinin yapı m pey akçesi olarak Armstrong ve Wikers şirketine verilmişti.
Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine bonoların Fransızların elinde olan kısmı için ödeme yapılamadı, ancak Lozan Antlaşması’nda bu borcun tasfiyesine gidildi.
20 Ocak 2012 Cuma
Antik Mısır’da Tıp
Eski Mısır’da tıbbın ulaştığı gelişmişlik düzeyi oldukça şaşırtıcıdır. Kazılarda ele geçen bulgular, arkeologların yanı sıra birçok tarihçiyi de hayrete düşürmüştür. Çünkü hiçbir tarihçi MÖ. 3000′lerde yaşamış eski bir medeniyetten böylesine gelişmiş bir teknoloji beklemiyordu.
Bugün bilimsel tespit yöntemleri kullanılarak, mumyalar üzerinde yapılan incelemeler sonucunda Antik Mısır’da beyin ameliyatlarının yapılmış olduğu anlaşılmıştır.1 Üstelik bu ameliyatlar oldukça profesyonel yöntemler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Cerrahi operasyon geçirmiş mumyaların kafatasları incelendiğinde, ameliyat yerlerinin düzgünce kesilmiş olduğu görülmektedir. Hatta bu insanların ameliyattan sonra hayatta kaldıklarını ispatlayan, kaynamış kafatası kemiklerine rastlanmıştır.2
Diğer bir örnek ise bazı ilaçlarla ilgilidir. 19. yüzyılda oldukça hızlı bir ilerleme kaydeden deneysel bilim sonucunda tıp alanında da büyük gelişmeler oldu. Antibiyotiğin keşfi de bu yüzyıldaki gelişmelerden biridir. Aslında bunlara “keşfedildi” demek hata olur, çünkü bu tekniklerin büyük bir bölümü Antik Mısır’da zaten kullanılıyordu.3
Mısırlıların tıp ve anatomide ne kadar ileride olduklarını gösteren en önemli eserlerden biri de, kuşkusuz geride bıraktıkları mumyalardır. Mısırlılar mumyalama konusunda yüzlerce farklı teknik kullanmışlardır.
Cansız bedenin binlerce yıl bozulmadan saklanabilmesine olanak sağlayan mumyalama işlemi, aslında oldukça karmaşık bir işlemdir. Bu konuda Mısırlıların kullandığı teknik özetle şu şekildedir: İlk önce ölünün iç organları dışarı çıkarılır, burundan beyin alınır, vücut sterilize edilir ve beden natron denilen bir madde ile sarılıp 40 gün bekletilirdi. (Natron; sodyum karbonat, sodyum bikarbonat ve sodyum kloridle, sodyum sülfatın karışımından oluşan bir maddedir.) Daha sonra bu madde vücuttan çıkarılır, kol ve bacaklar gibi vücudun eklemli yerleri çamur ya da kumla sarılır, sonra beden reçineye batırılmış ketenle, kokulu bir çeşit sarı sakızla ve tarçınla sarılırdı. Bir çeşit merhemin vücuda sürülmesinden sonra da ince bir keten tülle örtülürdü.4

-Mısır’da tıpla ilgilenen rahipler, tapınaklarda çeşitli hastalıkları tedavi ediyorlardı. Mısırlı doktorlar, günümüzdeki gibi farklı alanlarda uzmanlaşmışlardı. Her doktorun kendine ait bir branşı vardı. Göz doktorlarından, dişçilere kadar her konuda ihtisaslaşmış hekimler hizmet veriyordu.
-Ayrıca Kom Ombo’daki bir başka tapınak duvarındaki rölyeflerde bir cerrahi alet kutusu resmedilmiştir. Bu kutuda büyük metal bir makas, cerrahi bıçaklar, testereler, sondalar, spatulalar, küçük kancalar ve pensler mevcuttu.
-Teknikler çok sayıda ve çok çeşitliydi. Kırıklar, çatlaklar tam olarak oturtuluyor, kırık tahtaları kullanılıyor ve yaralar dikişle kapatılıyordu. Mumyaların çoğunda çok başarılı bir biçimde tedavi edilmiş kırıklara rastlamak mümkündür.
-Mumyalarda herhangi bir cerrahi dikiş izine rastlanmamasına rağmen yara dikilmesi ile ilgili Smith Papirüsü’nde (bu papirüsün tamamı tıpla ilgilidir) on üç referans mevcuttur. Bu, Mısırlıların estetik yara dikimini de başarmış olduklarına işaret etmektedir. Yara dikiminde keten iplik kullanılıyordu. İğneler ise muhtemelen bakırdandı.
-Mısırlı doktorlar, steril yaralar ile enfeksiyonlu yaraları ayırt edebiliyorlardı. Enfeksiyonlu yaraların temizlenmesinde keçi yağı, köknar yağı ve ezilmiş bezelyeden oluşan bir karışım kullanıyorlardı.
-Penisilin ve antibiyotiğin bulunuşu oldukça yenidir. Fakat Eski Mısırlılar bu tür tedavilerin ilk organik versiyonlarını kullanıyorlardı. Ayrıca, Mısırlılar antibiyotiğin farklı çeşitlerini biliyorlardı. Belli türdeki hastalıklara uygun reçeteleri yazıyorlardı.5

Görüldüğü gibi Mısır medeniyeti tıp konusunda oldukça önemli adımlar atmış, tedavi yöntemleri geliştirmiş, uzman doktorlar yetiştirmiştir. Yapılan kazılarda, tıp alanında sağlanan bu önemli başarıların yanı sıra, Mısırlıların şehir planlamacılığı ve mimari gibi konularla da çok ilgili oldukları ortaya çıkmıştır. Mısır’daki bilimsel gelişmelerin bu derece ilerlemiş olması ve günümüzdeki tekniklerin hastalara uygulanması eski devirler hakkındaki tüm yanlış inanışları da yıkmıştır.
Tufan’a Doğru ve Sonrasında Mısır’da Yaşananlar
O, iki Doğu’nun Rabbi’dir , iki Batı’nın Rabbi’dir. ” (Rahman Suresi : 55/17 )
Günümüzde yapılan jeolojik ve kilimatolojik araştırmalar, Herodot’un aktardığı Mısırlı rahibin sözlerini doğrulamıştır çünkü eldeki bilimsel veriler kutupların birden fazla yer değiştirmiş olduğunu kesin olarak göstermektedir. En son kutupsal değişimin Atlantis’in batışına denk gelen tarihlerde meydana geldiği tahmin edilmektedir.
Atlantis’teki Osiris Öğretisi
Bu büyük felâketler zinciri henüz daha başlamadan önce Mu ve Atlantisli rahipler yaşanacaklardan haberdardılar ve bu konuda halklarını çok önceden uyarmışlardı. Beklenen Tufan’dan en az etkilenecek olan bölgeler tespit edildikten sonra buralara yoğun göçler düzenlemeye başlamışlardı. İşte bu bölgelerden biri de Mısır topraklarıydı.
Mısır önce Mu’dan sonra da Atlantis’ten yoğun göçler almıştı. Tarihçilerin bir zamanlar bir türlü içinden çıkamadıkları; “Bir anda böylesine ileri düzeyli bir uygarlık Afrika’nın Kuzeyi’nde nasıl oluşmııştıır” sorusunun cevabı işte bu göçlerde yatmaktaydı.
Tarihin çok eski dönemlerinden başlayan, Atlantis’le Mu arasında sürekli bir irtibatın olduğu bilinmektedir. Bu irtibat Mu Bilgeliği’nin Atlantis’e taşınmasında çok önemli bir rol görmüştür.
Orta Asya’nın muhtelif yörelerinde buluanan çok eski bir kültüre ait bilgiler veren taştabletlerden elde edilen ezoterik bilgilere göre, Mu’ya indirilen kozmik öğretinin kaynağı “Sirius Kültürü” idi.
Bu tabletlerin içerikleriylc ilgili ilk bilgiler ünlü araştırmacı James Churchward tarafından dünyaya duyurulmuştur, James Churchward kendi anlayışı ile bu bilgileri yorumlamış ve bu öğreti sistemine dünyanın ilk Tek Tanrılı dini adını vermişti. Onun Tek Tanrılı din olarak yorumladığı sistem aslında bir din değil, tam anlamıyla kozmik kökenli bir öğretiydi.
Bu öğreti ilk kez Mu’da yaşam bulmuş ve oradan da Atlantis’e taşınmıştır. Ancak zamanla Atlantis’te bu öğreti dejenere olmuştu. İşte bundan sonrasını tabletler şöyle anlatır:
Tabletler konumuzla çok yakından ilgili olan bir isimden bahsetmektedirler. Bu isim Osiris’tir… Günümüzden 18-20 bin yıl önce yaşamış olan bu kişiden Atlanlisli bir bilge olarak söz edilmekledir. O dönemlerde Atlantis’te başlayan dejenerasyon had safhaya ulaşmıştı, Osiris bilgisini derinleştirmek üzere doğduğu ülke Atlantis’i terkedip Mu Kıtası’na gitti. Oradaki Naakal Okullan’nda “MU Kozmik Öğretisi” ile ilgili inisiyatik dersler aldı. Daha sonra Atlantis’e geri döndü. Tüm yaşamını Atlantis halkını aydınlatmaya ve Mu Kültürü’nü anlatmaya adıyan Osiris, birtakım çıkarları uğruna Kozmik Öğretiyi yozlaştırmış Atlantis rahip sınıfının etkisi altında oluşan yanlış anlayışları ve uydurma kavramları düzeltmeye çalıştı.

Osiris
Halktan çok büyük destek gördü. Halk kısa süre içinde ona büyük bir sevgi ve saygıyla bağlandı. Sonunda Atlantis’in ruhani lideri oldu. Kendisini Atlantis Kralı Uranos’un yerine getirmek istediler. Fakat o bunu kabul etmedi. Ölümünden sonra kendisine bağlı inisiyelerce adının yaşatılması için, Atlantis’te yaymaya çalıştığı Mu kökenli Kozmik Öğreti’ye “Osiris Dini” adı verildi. Ve binlerce yıl bu öğreti Atlantis’e hakim oldu. ‘
Atlantis’te bunlar yaşanırken, Mu Kıtası’ndan çevre kıtalara göçler de başlamıştı. Mu’nun önde gelen ırklarından biri olan Nagalar önce Burma’ya oradan da Hindistan’a, sonrasında ise iki kola ayrılarak bir kol Babile diğer bir kol ise Kızıldeniz üzerinden “Yukarı Mısır” tabir edilen Afrikan’ın Kuzey Doğu’sundaki Kızıldeniz kıyılarına yerleştiler. Eski tarihi kayıtlarda bu bölge ”Maiu” olarak isimlendirilmişti. Yukarı Mısır’daki Nübye’de yer alan Maiu, bu günkü Suakin kentinin yakınlarında, Kızıldeniz kıyısındadır.
Bu bölgelerde yerleşim birimlerinin kurulduğunu, hem Mısır kaynaklan hem de Hint kaynaklan teyid etmektedir. Bazı Yunan tarihçilerinin ve filozoflarının “Mısırlılar, Hindistan’dan gelmiş kolonicilerdir” demelerinin altında yalan gerçek işte budur.
Kitaplarını Hindistan’daki çeşitli gizli mabetlerdeki kayıtlardan yararlanarak kaleme aldığı bilinen dünyaca ünlü Hint tarihçisi Valmiki de, bu konuda son derece açık anlatımlarla bulunmuştur. Örneğin Rişi Mabedi’nin gizli kayıtlanrıdan aldığı bir alıntıda şöyle der:
“Hindistan’dan gelen Mayalar, Mısır’da bir koloni kurdular ve buraya Maiu adını verdiler.”
Ramayana isimli ünlü eserinde ise daha ayrıntılı bir bilgi verir:
“Naakaller önce Hindistan’ın Dekkan bölgesinde yerleştiler. Sonra da dinlerini ve bilgilerini Babil ve Mısır kolonilerine aktardılar.”
Kısaca özetlemek gerekirse:
Mısır topraklarına ilk ayak basanlar Mu kolonilerinin Naga koluydu. Nagalar Mu’da Naakaller olarak isimlendirilmekteydi. Bu nedenle eski tarihi kayıtlarda bazen Nagalar bazen ise Naakaller olarak bu toplum isimlendirilmiştir. Mu Kıtası batmadan önce gerçekleştirilen bu göç Mısırlılar’ın atalarını oluşturdu. Ancak Mısır, hem bu dönemde hem de Atlantis’in batışına yakın dönemlerde yoğun olarak Atlantis’ten de göç almıştır. Bu nedenle Mısır halkının ataları dediğimiz zaman hem Mulular’ı hem de Atlantisliler’i bir arada ele almak gerekir.
Mısır toplumu o topraklarda sıfırdan başlayarak gelişim gösteren bir uygarlık değil, yapılan göçlerle gelişmiş bir kültürün buraya taşınmasıyla ortaya çıkmış bir ülkedir Hatta bir değil birbirine son derece benzeyen iki kültürün: Mu ve Atlantis Kültürü’nün…
Meluncanlar (Melungeons) Kimdir?
Konuyu bilimsel olarak ilk defa ortaya koyan ve Meluncanlar’ın lideri ve sözcüsü olan, Meluncan Vakfı kurucusu Dr. Brent Kennedy ekibiyle yaptığı tıbbi, etnolojik, arkeolojik ve sosyolojik araştırmalara ve İngiliz tarihçisi David Hakluyt’un kitabında yazdıklarına göre Meluncanlar’ın ortaya çıkışı şöyledir:
1500 – 1600 yılları arasında Akdeniz, Cebeli Tarık Boğazı ve Fas kıyılarında meydana gelen Osmanlı Portekiz deniz savaşlarında Portekizliler, Osmanlı leventlerini esir ederek forsa yapıp Birezilya’ya gotürdüler. Daha sonra İngiliz Amiral Sir Francis Drake leventleri Portekizliler’in elinden kurtararak sizi geri Osmanlı’ya gotüreceğim diyerek gemilerine alır. Ancak yolda fırtına çıkması sebebiyle ve ikmal yapmak için uğradığı bugünkü Carolina eyaletine 2-3 mil yakınlıktaki Raonake Adası’nda daha önce Amerika’ya giden İngilizler’le karşılaşır.
1500 – 1600 yılları arasında Akdeniz, Cebeli Tarık Boğazı ve Fas kıyılarında meydana gelen Osmanlı Portekiz deniz savaşlarında Portekizliler, Osmanlı leventlerini esir ederek forsa yapıp Birezilya’ya gotürdüler. Daha sonra İngiliz Amiral Sir Francis Drake leventleri Portekizliler’in elinden kurtararak sizi geri Osmanlı’ya gotüreceğim diyerek gemilerine alır. Ancak yolda fırtına çıkması sebebiyle ve ikmal yapmak için uğradığı bugünkü Carolina eyaletine 2-3 mil yakınlıktaki Raonake Adası’nda daha önce Amerika’ya giden İngilizler’le karşılaşır.
Oradaki İngilizler, Amiral’e Amerika”ya alışamadıklarını, geri İngiltere’ye dönmek istediklerini söylerler. Bunun üzeri Amiral, İngiliz sayısı kadar Osmanlı leventinin gemilerden inmesini ve kendisiden 3-4 hafta sonra adaya gelecek Walter Raleigh adında diğer bir İngiliz Amiral’in gemilerine binerek Osmanlı topraklarına dönebileceklerini söyler. Gemilerde kalan 100 kadar levent ise fidye karşılığı Osmanlı Devletine verilir. Bu husus tarihçi David Hakluyt’un kitabında belirtilmektedir.
Ayrıca olayın Osmanlı Arşivleri’nden de teyidi için araştırmalar yapılmaktadır. Adada kalan 300-400 civarındaki levent ise Amiral Raleigh’in gelmesini beklemeden İngilizler’in adaya geldikleri teknelere binerek ana karaya çıkıp orada bulunan Kızılderili kabilelerinin kızları ile evlenirler ve ortaya Türk asıllı Meluncanlar çıkar.
Ayrıca olayın Osmanlı Arşivleri’nden de teyidi için araştırmalar yapılmaktadır. Adada kalan 300-400 civarındaki levent ise Amiral Raleigh’in gelmesini beklemeden İngilizler’in adaya geldikleri teknelere binerek ana karaya çıkıp orada bulunan Kızılderili kabilelerinin kızları ile evlenirler ve ortaya Türk asıllı Meluncanlar çıkar.
“ MELUNCAN” KELİMESİNİN ANLAMI NEDİR?
Başlarından böyle büyük bir macera geçen, esir alınarak hiç bilmedikleri diyarlarda yaşamak mecburiyetinde kalan bu insanlar Tanrı’nın kendilerini lanetlediklerini düşünerek kendilerine “lanetli” anlamına gelen “Melun” demişler ve sonuna da “can” ekleyerek, kendilerini “Meluncan” olarak adlandırmışlardır. Yapılan araştırmalarda İngilizce’de, İspanyoca’da ve Portekizce’de böyle bir kelimeye rastlanmamıştır.
DR. BRENT KENNEDY KİMDİR?
Dr. Kennedy saf kan bir Meluncandır. Kendisni Türk asıllı Amerikalı addetmektedir. Türk olduğundan dolayı gurur duymaktadır. Resmi şekilde olmasa bile ismini Nabi Bülent Egeli olarak değiştirmiştir. Halkla ilişkiler üzerine doktorası vardır. Şu anda büyük çoğunluğu Meluncan olan Virjinya, Wise şehrinde bulunan ve yine hem öğretim görevlilerinin hem de öğrencilerinin çoğu Meluncan olan Clinch Valley College’da Rektör Yardımcısı’dır. Evli ve bir çocuk sahibidir.
Dr. Kennedy saf kan bir Meluncandır. Kendisni Türk asıllı Amerikalı addetmektedir. Türk olduğundan dolayı gurur duymaktadır. Resmi şekilde olmasa bile ismini Nabi Bülent Egeli olarak değiştirmiştir. Halkla ilişkiler üzerine doktorası vardır. Şu anda büyük çoğunluğu Meluncan olan Virjinya, Wise şehrinde bulunan ve yine hem öğretim görevlilerinin hem de öğrencilerinin çoğu Meluncan olan Clinch Valley College’da Rektör Yardımcısı’dır. Evli ve bir çocuk sahibidir.
DR.KENNEDY MELUNCAN OLAYINI NASIL VE NEDEN ORTAYA ÇIKARMIŞTIR;
Dr. Kennedy, 8 sene önce ağır bir şekilde hastalanarak eşi tarafından hastaneye kaldırılır. Yapılan tahlil ve tetkiklerde, kendisinde; Akdeniz anemisi, Akdeniz ateşi gibi yalnız Akdeniz havzasında yaşayan insanlarda bulunan hastalıklar çıkar. Kendi kendine; Amerika’dan hiç çıkmayan birisi olarak nasıl olur da Akdeniz hastalıklarına yakalanabilirim diyerek genlerini ve atalarının köklerini araştırmk ihtiyacını duyar. 200 Meluncan’da yapılan gen ve DNA araştırmalarının hepsinde Doğu Akdeniz ve Türk genleri ortaya çıkar. Zaten Meluncanlar da derilerinin renginden ötürü Anglo-Saksonlar tarafından hep aşağılanmış, öldürülmüş, toprakları ve evleri ellerinden alınmış, iş bulamamış, kendi işlerini kuramamış,oy hakları olmamıştır. Bu mücadeleler yapılırken Appalachian Dağları’nın eteklerine kadar çekilmişlerdir. Şimdi, Brent Kennedy bu çekilen sıkıntıları unutturmak ve halkına köklerini, nereden geldiklerini, kimliklerini açıklamak için olağanüstü gayret sarfetmektedir. Bu iş için “Yeni Hayat Bulan Gururlu İnsanlar: Meluncanlar” adında bir kitap yazmıştır. Ayrıca yine kimliklerini, kendilerine ve dünyaya tanıtmak için; “ Unutulan İnsanlar, Meluncanlar” isimli dökümanter bir filmin hazırlanmasına devam edilmektedir. Kennedy bu film için kendi birikimi olan 350.000$ harcamıştır. Film çekimini, 6 Emmy Ödülü sahibi olan ve Atlanta Olimpiyatları tanıtım filmini hazırlayan Van Der Kloot Film ve Televizyon şirketi yapmıştır. Film ticari bir amaç gütmemektedir. 1996 yılı Nisan ve Mayıs aylarında ABD’deki ve diğer ülkelerdeki büyük TV kanallarına gösterilecektir. Ayrıca Kennedy elde ettiği son belge ve bulgulara istinaden Türk bağlantısını tam olarak belgeleyen ikinci bir kitap yazmaktadır.
Dr. Kennedy, 8 sene önce ağır bir şekilde hastalanarak eşi tarafından hastaneye kaldırılır. Yapılan tahlil ve tetkiklerde, kendisinde; Akdeniz anemisi, Akdeniz ateşi gibi yalnız Akdeniz havzasında yaşayan insanlarda bulunan hastalıklar çıkar. Kendi kendine; Amerika’dan hiç çıkmayan birisi olarak nasıl olur da Akdeniz hastalıklarına yakalanabilirim diyerek genlerini ve atalarının köklerini araştırmk ihtiyacını duyar. 200 Meluncan’da yapılan gen ve DNA araştırmalarının hepsinde Doğu Akdeniz ve Türk genleri ortaya çıkar. Zaten Meluncanlar da derilerinin renginden ötürü Anglo-Saksonlar tarafından hep aşağılanmış, öldürülmüş, toprakları ve evleri ellerinden alınmış, iş bulamamış, kendi işlerini kuramamış,oy hakları olmamıştır. Bu mücadeleler yapılırken Appalachian Dağları’nın eteklerine kadar çekilmişlerdir. Şimdi, Brent Kennedy bu çekilen sıkıntıları unutturmak ve halkına köklerini, nereden geldiklerini, kimliklerini açıklamak için olağanüstü gayret sarfetmektedir. Bu iş için “Yeni Hayat Bulan Gururlu İnsanlar: Meluncanlar” adında bir kitap yazmıştır. Ayrıca yine kimliklerini, kendilerine ve dünyaya tanıtmak için; “ Unutulan İnsanlar, Meluncanlar” isimli dökümanter bir filmin hazırlanmasına devam edilmektedir. Kennedy bu film için kendi birikimi olan 350.000$ harcamıştır. Film çekimini, 6 Emmy Ödülü sahibi olan ve Atlanta Olimpiyatları tanıtım filmini hazırlayan Van Der Kloot Film ve Televizyon şirketi yapmıştır. Film ticari bir amaç gütmemektedir. 1996 yılı Nisan ve Mayıs aylarında ABD’deki ve diğer ülkelerdeki büyük TV kanallarına gösterilecektir. Ayrıca Kennedy elde ettiği son belge ve bulgulara istinaden Türk bağlantısını tam olarak belgeleyen ikinci bir kitap yazmaktadır.
KENNEDY’NİN MELUNCANLARLA İLGİLİ TÜRK BAĞLANTISI NASIL KURULMUŞTUR:
Araştırmalar için kendi imkanlar yetmeyince, Kennedy, 1994 yılı Mayıs ayında Washington Büyükelçimiz Sayın Nüzhet Kandemir’e başvurmuş, hem filmin Türk kökenleri ile ilgili bölümlerinin çekilmesi hem de konunun akademik olarak incelenmesi için maddi ve bilimsel konularda yardım istemiştir. Bunun üzerine Büyükelçi, Sayın Barış Manço’nun Brent Kennedy ile görüşüp bir röportaj yapmasını sağlamıştır. Röpörtajın “7’den 77’ye” programında yayınlanmasından sonra konuya çok ilgi duyan Abatur Seyahat Acenası’nın sahibi Mehmet Topçak, Büyükelçilikten Kennedy’nin adresini alarak temas kurup hangi konularda yardım istediğini sormuştur. Kennedy ise Türkiye’ye gelerek ataları ile ilgili film çekmek ve konu ile ilgili bilimsel araştırmalar yapılmasını istediklerini belirtmiştir. Mehmet Topçak’ın Turizm Bakanlığı’na yapmış olduğu başvuru Bakanlıkça olumlu karşılanınca film ekibi ve Kennedy’nin yol ve Türkiye’deki konaklama masrafları Turizm Bakanlığı tarafından üstlenilmiştir. Bunun üzerine 24 Nisan – 7 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da Topkapı ve Dolmabahçe Sarayları, Sultanahmet Camisi, Kapalıçarşı, müzeler, Boğaziçi, cadde ve sokakalar, İzmir’de Efes Antik Kenti, Denizli’de Pamukkale ve Çeşme Dalyan’da çekimler yapılmıştır. Çeşme’deki çekimlerde daha çok Meluncanlar’ın Anadolu’daki sahil yörelerinden giden leventlerin torunları olduğunu kanıtlamak için insanların yüz, profil ve beden çekimleri yapılmıştır. İki halk arasındaki ten ve göz renklerinin benzerliği hayret yaratmıştır. Bu arada da Marmara ve İstanbul Üniversiteleri Tarih Bölümleri ile Osmanlı Devlet arşivleri, Deniz Müzesi ile temaslar kurularak bilimsel araştırmalar başlatılmıştır.
Araştırmalar için kendi imkanlar yetmeyince, Kennedy, 1994 yılı Mayıs ayında Washington Büyükelçimiz Sayın Nüzhet Kandemir’e başvurmuş, hem filmin Türk kökenleri ile ilgili bölümlerinin çekilmesi hem de konunun akademik olarak incelenmesi için maddi ve bilimsel konularda yardım istemiştir. Bunun üzerine Büyükelçi, Sayın Barış Manço’nun Brent Kennedy ile görüşüp bir röportaj yapmasını sağlamıştır. Röpörtajın “7’den 77’ye” programında yayınlanmasından sonra konuya çok ilgi duyan Abatur Seyahat Acenası’nın sahibi Mehmet Topçak, Büyükelçilikten Kennedy’nin adresini alarak temas kurup hangi konularda yardım istediğini sormuştur. Kennedy ise Türkiye’ye gelerek ataları ile ilgili film çekmek ve konu ile ilgili bilimsel araştırmalar yapılmasını istediklerini belirtmiştir. Mehmet Topçak’ın Turizm Bakanlığı’na yapmış olduğu başvuru Bakanlıkça olumlu karşılanınca film ekibi ve Kennedy’nin yol ve Türkiye’deki konaklama masrafları Turizm Bakanlığı tarafından üstlenilmiştir. Bunun üzerine 24 Nisan – 7 Mayıs tarihleri arasında İstanbul’da Topkapı ve Dolmabahçe Sarayları, Sultanahmet Camisi, Kapalıçarşı, müzeler, Boğaziçi, cadde ve sokakalar, İzmir’de Efes Antik Kenti, Denizli’de Pamukkale ve Çeşme Dalyan’da çekimler yapılmıştır. Çeşme’deki çekimlerde daha çok Meluncanlar’ın Anadolu’daki sahil yörelerinden giden leventlerin torunları olduğunu kanıtlamak için insanların yüz, profil ve beden çekimleri yapılmıştır. İki halk arasındaki ten ve göz renklerinin benzerliği hayret yaratmıştır. Bu arada da Marmara ve İstanbul Üniversiteleri Tarih Bölümleri ile Osmanlı Devlet arşivleri, Deniz Müzesi ile temaslar kurularak bilimsel araştırmalar başlatılmıştır.
MELUNCANLAR’IN TÜRK SOYUNDAN GELDİKLERİNE DAİR BENZERLİKLER NELERDİR
Brent Kenndey ve Mehmet Topçak’ın karşılıklı görüşerek ortaya çıkardıkları benzerlikler şunlardır:
1) Meluncanlar’ın dokudukları kilim ve battaniyelerin desenleriyle Türk motifleri arasında büyük benzerlikler vardır.
2) Amerika’da bilinmeyen ve yenilmeyen bulgurun çeşitli yemeklerini yapmaktadırlar ve bulgura ‘bulcur’ demektedirler.
3) Yine Amerika’da pek tercih edilmeyen kuzu ve koyun eti yemektedirler.
4) Nazar değmesin diye tahtaya vurup kulak çekmektedirler.
5) ‘sus’ karşılığı olara ‘şuş demektedirler.
6) Doyduklarını belirtmek için çenelerinin altına ellerinin tersiyle birkaç kez dokunmaktadırlar.
7) Sünnet olmaktadırlar.
8 ) Siftah yapınca parayı sakallarına sürmektedirler.
9) Bibirleriyle karşılaşınca kucaklaşıp Türkler gibi elle sırta vurmaktadırlar.
10) Amerika’da hiç olmayan erkeklerin birbirleriyle öpüşme adetleri vardır.
11) Kendi halk oyunlarında bizim atalarımızla aynı olan dansları vardır.
12) Kanun ve kemençe benzeri sazları vardır.
13) Üzülünce dertlerini dağıtmak için ‘ne gam’ yerine ‘ne gami’ diyorlar.
14) Yemekleri bizimkiler gibi soğanlı salçalı ve baharatlı pişiriyorlar.
15) Hayır yerine bazen bizdeki gibi ‘cık’ sesi çıkarıyorlar.
16) Aile bağları bizdeki gibi kuvvetli.
17) Brent Kennedy’nin dedesine ait asanın tutacak yeri sekizgen şeklinde olup bunun içindeki daire şeklinin içinde de bayrağımızdaki ay ve önünde de artı işareti var. Bu yıldızı da temsil edebilir Hristiyanlığın haçını da temsil edebilir.Zaten Barbaros Hayrettin Paşa’nın donanma bayarağındada semai üç dini temsil eden ay, haç ve Museviliğin sembolü altıgen yıldız bulunmaktadır.Ayrıca Melunanlar hiçbir Hristiyan mezhep ve kilisesine bağlı değildir ve iyi bir hristiyan olarak sayılmamaktadırlar.
18) Eskiden güneye dönerek günde beş vakit yere çömelip kalkıp bazı hareketler yaptkları söyleniyor. Bunu en mantıklı açıklaması olarak önceleri namaz kıldıkları daha sonraları asimilasyon neticesinde dini unuttukları düşünülmektedir.
19) Leventlerin kızlarıyla evlendikleri kızıldereli kabilelerinin birinin şefi başına İngilizcesi ‘turban’ olan sarık takarmış.
20) Eskiden kadınlar bizde de olduğu gibi erkeklerin arkasından yürürmüş.
21) Misafirperverlikleri de aynı biz de olduğu gibidir.
22) Fiziksel özellikleri de Türkler’e çok benzemektedir.
Brent Kenndey ve Mehmet Topçak’ın karşılıklı görüşerek ortaya çıkardıkları benzerlikler şunlardır:
1) Meluncanlar’ın dokudukları kilim ve battaniyelerin desenleriyle Türk motifleri arasında büyük benzerlikler vardır.
2) Amerika’da bilinmeyen ve yenilmeyen bulgurun çeşitli yemeklerini yapmaktadırlar ve bulgura ‘bulcur’ demektedirler.
3) Yine Amerika’da pek tercih edilmeyen kuzu ve koyun eti yemektedirler.
4) Nazar değmesin diye tahtaya vurup kulak çekmektedirler.
5) ‘sus’ karşılığı olara ‘şuş demektedirler.
6) Doyduklarını belirtmek için çenelerinin altına ellerinin tersiyle birkaç kez dokunmaktadırlar.
7) Sünnet olmaktadırlar.
8 ) Siftah yapınca parayı sakallarına sürmektedirler.
9) Bibirleriyle karşılaşınca kucaklaşıp Türkler gibi elle sırta vurmaktadırlar.
10) Amerika’da hiç olmayan erkeklerin birbirleriyle öpüşme adetleri vardır.
11) Kendi halk oyunlarında bizim atalarımızla aynı olan dansları vardır.
12) Kanun ve kemençe benzeri sazları vardır.
13) Üzülünce dertlerini dağıtmak için ‘ne gam’ yerine ‘ne gami’ diyorlar.
14) Yemekleri bizimkiler gibi soğanlı salçalı ve baharatlı pişiriyorlar.
15) Hayır yerine bazen bizdeki gibi ‘cık’ sesi çıkarıyorlar.
16) Aile bağları bizdeki gibi kuvvetli.
17) Brent Kennedy’nin dedesine ait asanın tutacak yeri sekizgen şeklinde olup bunun içindeki daire şeklinin içinde de bayrağımızdaki ay ve önünde de artı işareti var. Bu yıldızı da temsil edebilir Hristiyanlığın haçını da temsil edebilir.Zaten Barbaros Hayrettin Paşa’nın donanma bayarağındada semai üç dini temsil eden ay, haç ve Museviliğin sembolü altıgen yıldız bulunmaktadır.Ayrıca Melunanlar hiçbir Hristiyan mezhep ve kilisesine bağlı değildir ve iyi bir hristiyan olarak sayılmamaktadırlar.
18) Eskiden güneye dönerek günde beş vakit yere çömelip kalkıp bazı hareketler yaptkları söyleniyor. Bunu en mantıklı açıklaması olarak önceleri namaz kıldıkları daha sonraları asimilasyon neticesinde dini unuttukları düşünülmektedir.
19) Leventlerin kızlarıyla evlendikleri kızıldereli kabilelerinin birinin şefi başına İngilizcesi ‘turban’ olan sarık takarmış.
20) Eskiden kadınlar bizde de olduğu gibi erkeklerin arkasından yürürmüş.
21) Misafirperverlikleri de aynı biz de olduğu gibidir.
22) Fiziksel özellikleri de Türkler’e çok benzemektedir.
31 Aralık 2011 Cumartesi
Hz. Süleyman’ın Yüzüğü’nün Hikayesi
Hazreti Süleyman a.s.’ın mührü bir yüzüktü ki dört köşeli bir kaşı vardı. Bu yüzüğü Cebrail a.s. Cennetten çıkarıp Allah cc.’nin emri ile Davut a.s’a getirdi. Bir köşesinde “El mülkü lillah” (Mülk Allahındır) yazıyordu. Cebrail a.s bu yüzüğü Davut a.s’a verip dedi ki :
-”Ey Davut! Hak Tealadan sana bir yüzük ve on soru getirdim. Allahu Tealanın buyruğu odur ki: Evlatlarını toplayıp bu on soruyu onlara sor. Kim doğru cevap verirse senin yerine o geçsin. Devleri, Perileri, Ademoğullarını, yelleri, kuşları, canavarları, dünyada ne ki varsa hepsini buyruğuna başeğdirsin, itaatli kılsın. Ve bütün dünyaya padişah olsun” dedi.
Hz. Davut a.s Ekabirlerden, yüce insanlardan oluşan bir meclis kurup evlatlarını çağırdı ve bu meclis huzurunda tek-tek hepsine bu on soruyu sordu. Hiç biri cevap veremedi.
En son Hz. Süleyman a.s. ayağa kalktı:-”Ey Davut! Hak Tealadan sana bir yüzük ve on soru getirdim. Allahu Tealanın buyruğu odur ki: Evlatlarını toplayıp bu on soruyu onlara sor. Kim doğru cevap verirse senin yerine o geçsin. Devleri, Perileri, Ademoğullarını, yelleri, kuşları, canavarları, dünyada ne ki varsa hepsini buyruğuna başeğdirsin, itaatli kılsın. Ve bütün dünyaya padişah olsun” dedi.
Hz. Davut a.s Ekabirlerden, yüce insanlardan oluşan bir meclis kurup evlatlarını çağırdı ve bu meclis huzurunda tek-tek hepsine bu on soruyu sordu. Hiç biri cevap veremedi.
-”Eğer izin verirseniz bu sorulara ben cevap vereyim!” Dedi. Davut a.s.’ın gönlü hoş oldu Ve:
-”Ya Süleyman söyle bana” dedi:
-”Ya Süleyman söyle bana” dedi:
1-Dünyanın en kem kötü şeyi nedir ki ondan daha kötüsü yoktur?
2-En güzel, en üstün şey nedir ki ondan daha güzeli, daha üstünü yoktur?
3-Dünyada en acı şey nedir?
4-Dünyada en tatlı şey nedir?
5-O nedir ki ondan daha çirkini yoktur?
6-Nedir o ki ondan daha kabası yoktur?
7-Yine o şey nedir ki ondan daha yakını olmasın?
8-Nedir o şey ki ondan daha ırağı yoktur?
9-Yine nedir o şey ki onda daha gussalı, daha kaygı verici şey olmasın?
10-Nedir o şey ki ondan daha sevinçli şey yoktur?
2-En güzel, en üstün şey nedir ki ondan daha güzeli, daha üstünü yoktur?
3-Dünyada en acı şey nedir?
4-Dünyada en tatlı şey nedir?
5-O nedir ki ondan daha çirkini yoktur?
6-Nedir o ki ondan daha kabası yoktur?
7-Yine o şey nedir ki ondan daha yakını olmasın?
8-Nedir o şey ki ondan daha ırağı yoktur?
9-Yine nedir o şey ki onda daha gussalı, daha kaygı verici şey olmasın?
10-Nedir o şey ki ondan daha sevinçli şey yoktur?
Süleyman a.s. dedi ki:
–”Ey baba bu sorduğun sorular çok kolay şeylerdir?”
1-Dünyada en kötü şey insanoğlunun nefsidir ki ondan daha kötüsü yoktur.
2-Ondan daha güzel daha üstünü olmayan şey akıldır.
3-En acı şey yoksulluktur
4- Çok tatlı olan şey varlıklı, zengin olmaktır.
5-İnsanoğlu’nda süğmekten, küfürden daha çirkin şey yoktur.
6-Kaba (katı yürekli) kadından daha kabası yoktur.
7-İnsanoğlu’na ahiret’ten yakın şey yoktur. Ve bütün kişiler ona gitmektedir.
8-Sonra dünyadan ırak başka bir şey yoktur ki, insanoğullarından ıraklaşmaktadır.
9-Gayet gussalı, kaygılı şey; ruhun bedenden ayrılmasıdır.
10-Gayet şad, sevinçli olan şey yine ruhtur ki, insanoğlunda bulununca bu sevinci duyar!
–”Ey baba bu sorduğun sorular çok kolay şeylerdir?”
1-Dünyada en kötü şey insanoğlunun nefsidir ki ondan daha kötüsü yoktur.
2-Ondan daha güzel daha üstünü olmayan şey akıldır.
3-En acı şey yoksulluktur
4- Çok tatlı olan şey varlıklı, zengin olmaktır.
5-İnsanoğlu’nda süğmekten, küfürden daha çirkin şey yoktur.
6-Kaba (katı yürekli) kadından daha kabası yoktur.
7-İnsanoğlu’na ahiret’ten yakın şey yoktur. Ve bütün kişiler ona gitmektedir.
8-Sonra dünyadan ırak başka bir şey yoktur ki, insanoğullarından ıraklaşmaktadır.
9-Gayet gussalı, kaygılı şey; ruhun bedenden ayrılmasıdır.
10-Gayet şad, sevinçli olan şey yine ruhtur ki, insanoğlunda bulununca bu sevinci duyar!
Diye cevap verdi. Yalnız her soruya cevap vermeden önce gülümsedi sona cevap verdi
O zaman Davut a.s. oğlu Süleyman a.s.’a:
-”Gerçek söyledin, öyledir! Ama Bu yüce insanların huzurunda neden her soruya adaba aykırı olarak gülerek cevap verdin”: Süleyman a.s:
-”Bu soruların cevabını bende bilmiyordum ama siz her soruyu sordukça cevabı bir karınca bana söylüyordu bende size cevap veriyordum” dedi.
O zaman Davut a.s. dedi ki: Amaç Allah’a (cc) ulaşmak olduktan sonra vasıta isterse bir karınca olsun, önemli değil
(Kaynak:Tarih-Taberi cilt 1 sayfa 70-71)
-”Gerçek söyledin, öyledir! Ama Bu yüce insanların huzurunda neden her soruya adaba aykırı olarak gülerek cevap verdin”: Süleyman a.s:
-”Bu soruların cevabını bende bilmiyordum ama siz her soruyu sordukça cevabı bir karınca bana söylüyordu bende size cevap veriyordum” dedi.
O zaman Davut a.s. dedi ki: Amaç Allah’a (cc) ulaşmak olduktan sonra vasıta isterse bir karınca olsun, önemli değil
(Kaynak:Tarih-Taberi cilt 1 sayfa 70-71)
Yüzük kimdeyse Süleyman odur”
Bundan binlerce sene önce yeryüzünün büyülü devirlerinde insan henüz üçüncü gözünü kaybetmemişken efsanevi bir Kral Peygamber yeryüzünün ve gökyüzünün efendisi olmuştu. Cinlere insanlara ve hayvanlara hükmeden bu kral peygamber Hz. Süleyman’dı. Ve yetkesinin kaynağı olduğu sanılan güçlü bir mühür yüzük taşıdığı söyleniyordu. Fakat bir gün bu muhteşem yüzük çalındı. Süleyman sahip olduğu herşeyi kaybetti. Ve mührün yokluğunda geçen o acı günlerde kendisindeki asıl mührü
Mühr-ü Süleyman’ı buldu. “
Mühr-ü Süleyman’ı buldu. “
Hazineleri dillere destan olan 3 semavi dinde de ismi haşmetle birlikte anılan biridir Süleyman / Hz. Süleyman / King Soloman / Peygamber Süleyman. Ona bu özelliği veren dünyasal ve ilahi güçlere hakim bir yönetici olduğu düşüncesidir. Asıl olarak Peygamber / Kral Davud’un oğludur. Hem Tevratta hem Kuran-ı Kerim de hikayeleri ve hayatıyla saltanatı anlatılır.
Efsaneler şöyle der Hz. Süleyman / Kral Süleyman Tanrı’nın seçip güçlendirdiği bir ailenin adaletle hükmeden oğludur. İsrail soyunun güçlü bir Kralıdır. Temelde Tanrısal bir görevi vardır. Bu görev nedeniyle daha önce ve daha sonra kimseye verilmemiş/verilmeyecek bir saltanat diler Tanrı’dan. Böylece kendisine rüzgar, cinler, akarsu gibi akan metaller, kuşlar ve insanlardan oluşan ordular tahsis edilir. Rüzgara binip günler sürecek yollara hızla varır. Kuşları görevlendirerek düşman sahasına keşfe gönderir. Cinlerin esrarengiz görünmez ve anlaşılmaz yetileriyle devasa saraylar, kaldırılması imkansız dev sanat eserleri, binalar ve dalgıçların çıkardığı malzemelerden takılar akla gelecek binbir güzel şey yaptırır. Dünyayı imar ederken güzelliğ ve adaleti kurar.
Süleyman efsanesini doruğa çıkaran yüzüktür. Her ne kadar dini kaynaklar bunu bu şekilde aktarmasa da gizem perdesi altında Tanrı’nın kendisine bir yüzük hediye ettiği söylenir.
Bu öyle bir yüzüktür ki sayılı kişi ve meleklerin bildiği Tanrı’nın gizli ismini (İsmi Azam duası) saklar. Tanrının bilinmeyen adı yaratma ve hükmetme özellikleri içerir. Elbette bu tür bir efsane güç düşkünü insanların başını döndürmeye yeter de artar bile. Kimi bilgilere göre Adem’in taşıdığı bir yüzüktür ve cennetten çıkarılırken onu Arşta bırakmıştır. Cebrail daha sonra bu yüzüğü Tanrı’nın isteğiyle Hz. Süleyman’a getirmiştir. Terim aslen Mühr-i Süleyman’dır. Ancak Türkçe’deki ses uyumuna göre dile geçerken değişmiştir. Diğer bir deyişi de Hatem-i Süleyman’dır. İngilizce ‘Seal of David’, ‘Star of David’, ‘Davis’s Sheald’ ‘Magen David’ isimleriyle anılır. Çünkü Batı dünyasında bildiğimiz çift üçgenin kesişimi olan Mühr-ü Süleyman aslında 5 kollu bir yıldızdır. 6 kollu yıldız babası olan Davud peygamberin kullandığı semboldür.”
Prof. Dr. Nusret Çam / Ankara İlahiyat Fakültesi
Prof. Dr. Nusret Çam / Ankara İlahiyat Fakültesi
Kelime manasıyla Süleyman’ın mührü anlamına gelen mührün şekli aslında kesin değildir. Belli bir tarihten sonra kabul edilmiş olan ve şimdi İsrail bayrağında yer alan sembol İslam dünyasında da yüzlerce yıl kutsal olarak kabul edilmiş cami medrese ve geçitlerde mezarlıklarda yüzüklerde padişahların gömleklerinde tılsım olarak yerini almıştır. Daha sonraları ise farklılık yaratmak için sembol bazen doksan derece çevrilerek kullanılmıştır.
Batı dünyası bazen büyü kitaplarında bazen noterlik işareti olarak, basımevi markası sonraları bir çok akımın sembolü olmuştur.
Süleyman Peygamber’in yüzükle olan ilgisi onun bir imtihandan geçişi şeklinde ele alınır. Yokluğunda bir cariyesine emanet ettiği yüzük mührü bir cin onun görünümünü alarak ele geçirir. Yokluğunda pek çok fitne fesat hazırlar örneğin tahtına büyü kitapları koyar ve iftira atar. Oysa Hz. Süleyman yüzüğün yokluğunda kendine dönecek ve gücünün kaynağı olan asıl çekirdeğini özünü bulacaktır. Kuran bu konuya atfen şöyle der.
“Süleyman’ın mülk ve saltanatı konusunda onlar, şeytanların okuyup durduklarına uydular. Halbuki Süleyman küfre sapmamıştı. Ancak şeytanlar küfre sapmıştı; insanlara büyüyü öğretiyorlardı.” Bakara Suresi / 102
Ayrıca Neml suresi’nde Süleyman Peygamberin gelişini duyan karınca beyinin kendi halkına seslenişi efsanevi Seba Melikesi’nin tahtının göz açıp kapayana dek ışınlanışı ve olağanüstü pek çok şey anlatılır.
Karınca vadisine geldiklerinde bir karınca şöyle seslendi: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin ki, Süleyman ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesinler.” Neml / 18
“Kendinde Kitap’tan bir ilim olan kişi de şöyle dedi: “Ben onu sana, gözünü açıp yumuncaya kadar getiririm.” Derken Süleyman, tahtı, yanında kurulmuş görünce şöyle konuştu: “Rabbimin lütfundandır bu. Şükür mü edeceğim, nankörlük mü diye beni denemek istiyor. Esasında, şükreden, kendisi lehine şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki, Rabbim Ganî’dir, cömerttir.” Neml / 40
“Onlar Süleyman için, mihraplardan/kalelerden, heykellerden, havuzlar gibi çanaklardan, yerinden kaldırılamaz kazanlardan ne dilerse yaparlardı. Ey Davûd ailesi, şükür olarak iş yapın! Kullarım içinden şükredenler o kadar az ki! ” Sebe / 13
“Sonunda, Süleyman için ölüm hükmünü verdiğimizde, onun ölümünü, değneğini yiyen dâbbetül arzdan/ağaç kurtçuğundan başkası onlara göstermedi. Süleyman yere yığılınca, açıkça anlaşıldı ki, eğer cinler gaybı bilmiş olsalardı, o alçaltıcı azap içinde bekleyip durmazlardı.” Sebe / 14
” Yüzük kimdeyse Süleyman Odur “
Süleyman’ın Tapınağı’nın daha sonra Haçlı Seferleri sırasında Kudüs’te arandığı, Templer Şövalyelerinin yerini bulduğu ve kutsal bazı emanetlerle Avrupa’ya döndükleri iddia edilmiştir. Kimileri kutsal kadeh Graal’ı, kimileri Felsefe Taşı’nı, kimileri ise Mühr-ü Süleyman’ı bulduklarını düşünmüşlerdir. Tapınak Kral Süleyman’dan sonra yağmalanacaktır ancak o zamana kadar Musa peygamberden beri nesilden nesile saklanan Hz. Musa’nın emaneti olan Ahid Sandığı’nı (orijinal Tevratın levhalar halinde içinde bulunduğu Tabut-i Sekine) muhafaza edecektir.
Günümüzde kabul gören sembol göğün ve yerin birleşimini gösterir. İki üçgenin biri göğe biri yere dönüktür. Sembol bir yönüyle insan varlığının maddi bedenini ve ruhunu, bundan oluşan bütünü, bir yandansa dişil ve eril prensipleri, maddi ve manevi değerlerin bütünlüğünü gösterir. Doğunun Yin ve Yang’ına benzer bir semboldür. Dünyaya giriş ve çıkış noktalarını temsil eder. Kimi farklı bakışlar ise şekilde iki piramit görür.
Özellikle Selçuklu dönemi paralarında ve eserlerinde sıkça kullanılan sembol artık günümüzün gerilimli zaman ve dünyasında İslam ve Hıristiyan toplumlarınca terkedilmiş hatta anlamı bilinmediğinden bir çok tarihi eserde de tahrip edilmiştir.
Süleyman (a.s.) peygamberlerin en zenginlerinden ve kendisine krallık verilen bütün cinni ve hayvanları yönetip onlarla konuşabilen bir peygamberdi. Süleyman (a.s.)’ın parmağındaki yüzük bütün cinleri toplayabilme ve egemenliği altına alabilme özelliğine sahipti. Fakat Süleyman (a.s.) vefat ettikten sonra yüzüğü kayboldu. Çünkü bu yüzüğe kim sahipse bütün cinn ve hayvanları yönetebilecekti. Bu yüzük Allah tarafından arşa kaldırılmış ve orada bir kale içinde korunuyordu. Fakat cinnilerden bir tanesi yüzüğü kalenin içinde gördü ve almak istedi. Tam kalenin içine girecekken yüzüğü koruyan başı ve dişleri kızgın demirden, gözleri kırmızı yakuttan, vücudu cehennem ateşinden yaratılmış büyüklüğünü sadece Allah’ın bildiği bir ejderha gördü ve hemen endişeye kapılarak yeryüzüne indi. Yeryüzünde üç parça çamur aldı ve bunları okuyup başka bir cinni arkadaşına verdi. İki cinni arşa çıkarken yüzüğü almak isteyen cinni diğerine “ben içerideyken bana birşey olduğu zaman bu çamuru benim üzerime at” dedi. Diğer cinni de “tamam” dedi.
İkisi kalenin önüne geldiler ve yüzüğü almak isteyen cinni içeriye girdi. Ejderha ona hemen orayı terk etmesini buranın Allah tarafından korunduğunu ve hiçbir zaman o yüzüğün alınamayacağını söyledi. Cinni yüzüğün üzerine doğru harekete geçince ejderha ağzını açarak ona cehennem ateşi püskürttü ve cinni kül oldu .Diğer arkadaşı külleri toplayıp üzerine çamuru koydu. Cinni hiçbir şey olmamış gibi tekrar ayağa kalktı ve içeriye girdi. Bu sefer ejderha cehennem demirinden olan tırnaklarıyla cinniyi paramparça yaptı. Arkadaşı parçalarını topladı ve üzerine diğer çamuru koydu. Cinni tekrar hiçbirşey olmamış gibi ayağa kalktı ve içeriye girdi. Bunun üzerine ejderha onu öldüremeyeceğini zannetti ve Allah’a sığındı. Allah ejderhaya ona kuyruğuyla vurmasını ve artık arkadaşının ona yardım edemeyeceğini nida etti. Bunun üzerine ejderha cinniye kuyruğuyla vurdu ve cinni bir anda yok oldu .Diğer cinni Allah’ın azametinden korkup yeryüzüne indi ve Allah’a sığındı. Fakat diğer cinninin ne olduğunu hiçbiri öğrenemedi. Çünkü Allah’ın her şeye gücü yeter….
Medyum Bilal Hoca
Kaynak
30 Aralık 2011 Cuma
Noel Baba Tarihçesi
Bütün dünyada Noel Baba olarak tanınan Aziz Nicholaos, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında önemli bir Lykia kenti olan Patara'da doğmuştur.
M.S. 300'e doğru Patara refah içindeyken kentte yaşayan zengin buğday tüccarının bir oğlu olur ve ona Nicholaos adı verilir. Doğduğunda göğün bir hediyesi, ana-babasının dualarının ve sundukları adakların bir meyvesi, fakirlerin bir kurtarıcısı olarak dünyaya geldiğine işaret edilmiştir. Daha gençliğinde bile mucizeler yarattığına inanılır. Bu inanca göre inşa halindeki bir kilisenin yıkılmasıyla enkaz altında kalan Nicholaos, annesi ağlayıp inlerken, üzerine yığılan taşların altından sağlam olarak kurtulmuştur.
Bir süre sonra babası öldüğünde büyük bir servetin tek mirasçısı olmuş ve servetini yoksullara yardım için harcamaya karar vermiştir. Bu sırada Patara'da önceleri çok zengin olan bir şahıs fakirleşmiş ve kızlarının çeyizini yapamayacak duruma gelmiştir. Çaresizlikten kızlarını satmayı bile düşündüğü bir anda, Nicholaos durumu görerek onlara yardım etmeye karar verir. Kendini belli etmemek ve aynı zamanda gururlarını kırmamak için kızların evine gece gider. Onlar uykuda iken büyük kızın açık olan penceresinden çeyizine yetecek olan bir kese altını içeri atar. Sabah parayı bulan büyük kız çok sevinir ve kötü durumdan kurtulur.
Daha sonra ortanca ve küçük kızın çeyiz paralarını da karşılamak isteyen Nicholaos, pencereleri kapalı olduğu için bacadan atar. İşte Noel Baba'nın yılbaşında hediye bırakma öyküsü böylece doğar. İkonalarda ve resimlerde de Nicholaos'ın üç altın top ile gösterilmesi bu yüzdendir.
Aziz Nicholaos'un yaşamıyla ilgili bir öykü de şöyledir;
Nicholaos hacı olmak üzere Kudüs'e gider. Geri dönüşünde fırtınaya tutulan gemiyi dualarıyla batmaktan kurtarır, ayrıca denize düşerek boğulan bir denizciyi de diriltir. O günden sonra Aziz Nicholaos denizcilerin de koruyucu azizi olarak kabul edilmiştir.
Nicholaos bir müddet sonra Patara'nın komşu kenti Myra'ya göç eder. Myra Başpiskoposu ölmüş yerine geçecek kişi üzerinde anlaşma sağlanamamıştır. Bunun üzerine sabah kiliseye ilk gelen kişinin başpiskopos olması kararlaştırılır. Aziz Nicholaos kiliseye ilk gelen kişi olarak başpiskopos seçilir. Burada da mucizelerine devam ederek üç generali ölümden kurtarır. Diğer bir öyküsü ise şöyledir:
0 yıl Myra'da kıtlık çıkar. İskenderiye'den Byzantion'a mısır götüren bir filo Myra'nın limanı olan Andriake'ye uğrar. Nicholaos hemen limana koşar ve her gemi başına bir miktar mısır vermelerini ister. Gemiciler Byzantion'a vardıklarında istemeyerek verdikleri mısırların yerlerinde olduğunu hayretle görürler.
Hıristiyanlara karşı olan İmparator Diocletianus ve Licinius zamanında Nicholaos da diğer Hıristiyanlar gibi bir ara hapsedilmiştir. M.S. 325 tarihinde Hıristiyanlık içindeki problemleri çözmek için İznik'teki (Nikaea) meclis toplantısına Myra Başpiskoposu olarak katılır. Yolda giderken bir handa öldürülerek salamura yapılmış üç çocuğu dirilttiği daha sonra Bonaventure adlı bir kilise adamı tarafından iddia edilmiştir. Ögrencilerin de koruyucusu olduğuna inanılan Aziz
Nicholaos'un 6 Aralık 343'te 65 yaşında iken öldüğü sanılmaktadır. Myralılar onun adına bir kilise yaparak içindeki lahitte onu sonsuz uykusuna bırakmışlardır.
Haçlı Seferleri sırasında 20 Nisan 1087'de Bari'den gelen tüccarlar kemiklerini çalıp Bari'ye götürmüş ve yaptıkları bazilikaya gömmüşlerdir. onun olduğu sanılan geride kalmış bir kısım kemik ise bugün Antalya Müzesi'nde saklanmaktadır.
Noel Baba Kilisesi
Aziz Nicholaos öldüğünde yapılan kilise veya şapel 529 yılındaki zelzelede yıkılınca daha büyük belki de bazilika tipinde bir kilise yapılmıştır. Peschlow, büyük apsisin güney tarafında eşit apsisli iki küçük mekân ile bugünkü binanın kuzey yan nefinin büyük kısmının bu ilk yapıya ait olduğunu tahmin etmektedir. Bu kilise VIII. yüzyılda zelzele veya Arap akınlarıyla yıkılmış, daha sonra tekrar yenilenmiştir. 1034 yılında Arap donanmasının denizden yaptığı akınlarla harap olmuştur. On yıl harap durumda kalan kilisenin 1042'de Bizans İmparatoru IX. Konstantin Monomakhos ve eşi Zöe tarafından tamir ettirildiği kitabesinden anlaşılmaktadır. XII. yüzyılda binaya bazı ekler yapılmış, kilise tekrar onarılmıştır.
XIII. yüzyılda Türklerin eline geçen Myra'da, kiliseyi serbestçe ibadet etmek için kullandığını ve kilisede bazı onarımların yapıldığını anlıyoruz. 1738'de büyük kilisenin yanındaki şapel tamir edilmiştir. 1833- 1837 yılları arasında Anadolu'yu gezen C. Texier, Myra'ya da uğramış ve kitaplarında kiliseden bahsetmiştir. Ondan on yıl kadar sonra 1842 yılı Mart ayında Teğmen Spratt ile Prof. Forbes de Myra'ya gelmiş, kilisenin bir krokisini çıkarmışlar ve kilisenin yanında bir manastırın olduğunu görmüşlerdir.
1853 yılında Kırım Harbi sırasında Ruslar kilise ile ilgilenmişler ve burada bir Rus kolonisi kurmak için Anna Golicia adındaki Rus kontesi adına toprak almışlardır. Ancak Osmanlı Devleti işin siyasî yönünü farkedince Rusların aldıkları toprakları geri almış, yalnızca kilisenin onarım istekleri kabul edilmiştir. Böylece 1862 yılında August Salzmann adında bir Fransız, Nicholaos Kilisesi'nin onarımı ile vazifelendirilmiştir. Bu restorasyonlar kilisenin aslını bozacak kadar kötü yapılmıştır. Bu restorasyon sırasında 1876'da bugün görülen çan kulesi de ilave edilmiştir.
Birçok kentin koruyucu azizi olan Noel Baba'ya adanmış iki bine yakın kilise bulunmaktadır. O'nun yaşam öyküsü ve mucizeleri birçok kitapta yer almış, ancak en eskisi 750-800 yılları arasında Byzantion'da Stadion Manastırı Başkeşişlerinden Michael tarafından yazılmıştır. Şimdi biz Anadolu Bizans mimarisinin ilgi çekici bir yapısı olan St. Nicholaos Kilisesi'ni beraberce gezelim.
Müze girişinden sonra taş döşeli yoldan aşağıya doğru inilir. İnerken Noel Baba'nın heykeli solumuzda yeşillikler içinde görülür.
IV. yüzyılda burada bulunan tek kubbeli kilisenin güneyine VIII. yüzyılda haç şeklinde bir şapel ile kuzey tarafına da eklemeler yapılmıştır. Ayrıca 1862-63 senelerinde de binaya dış narteks ile iç narteksin bazı kısımları ilave edilmiştir.
Binanın esas girişi batı yönünde olmasına karşılık biz gezi yönünde anlatmayı daha uygun bulduk. Bugün iki sütunu ayakta kalmış bir avludan bir iki basamakla Bizans Devri'nde ilave edilmiş güney nefine inilir. Haç biçimli bu bölümün doğu kısmında üç kemerli pencereye sahip bir apsis yer alır. Apsisin önünde orijinal stylobat ile ortasında altar kaidesi hâlâ görülür. Apsis nişinin içinde yer yer renkleri kaybolmuş ve belirsizleşmiş aziz figürleri vardır. Bunların altındaki küçük niş içindeki fresko Noel Baba'ya aittir. Bu bölüm ve esas kilisenin güneydoğu şapelinin tabanlarında farklı desenlerde mozaik panolar görülür. Batı yönünde merdivenlerin karşısındaki niş içerisinde İsa, Meryem ve Yahya freskoları vardır.
Buradan iyi muhafaza edilmiş kapı çerçevesi bizi lahitlerin bulunduğu kısma, yani haç biçimli şapelin uzun kısmına çıkartır. Lahitlerin yer aldığı nişler içindeki freskolar bugün net olarak görülmese bile çeşitli aziz tasvirlerini içeren freskolar ile bezenmiştir. Kuzey duvarındaki ilk nişle sütunların üzerinde Meryem freskosu ilginç örneklerdir. Noel baba freskosunun bulunduğu ikinci niş sütununun ters konduğu yazılarından anlaşılmaktadır.
Nişler içinde yer alan lahitlerden birinci niş içindeki akarthus yaprakları ile süslü Roma Devri lahdinin Noel Baba'ya ait olduğu kabul edilir. Hatta Noel Baba'nın denizcilerin de azizi olmasından dolayı lahdin üzerinin balık pulu desenleriyle süslendiği söylenir. 20 Nisan 1087'de Bari'li korsanlar, Noel Baba'nın kemiklerini almak için lahdi kırmışlar, bazı kemikleri alarak Bari'ye götürmüşlerdir.
İkinci niş ile karşısındaki nişte bulunan lahitler sadedir. Burada nişler içindeki lahitlerden başka yerde iki mezar daha bulunmaktadır. Buradan bir kapı ile kilisenin iri blok levhalarla döşeli avlusuna geçilir. Avluda ise bir niş içerisinde boşaltılmış iki mezar bulunur. Yanında bulunan mermer üzerinde haç ve çapa motifi Noel Baba için yapılmış olmalıdır. Solda duvar içine yerleştirilmiş mezardaki kitabede 1118 tarihi yer alır. Avludan önce dış nartekse, sonra üç kapı ile ana mekâna (naos) açılan iç nartekse geçilir. Burası gruplar halinde piskoposların resmedildiği freskolarla süslenmiştir. Buradan geçilen esas mekân üç kemerle yan neflere açılır. Ana mekânın güneyinde iki nef vardır. İkinci nefte niş içindeki lahitte Noel Baba'nın mezarı olduğu söylenir ise de üzerindeki kadın erkek kabartması bunun böyle olmadığını gösterir. Yan nefin karşısındaki niş içerisinde ise bir başka mezar vardır. Kuzey nefin kubbesinde Hz. İsa ve 12 havarinin freskoları bulunur. Yanda ise yan nefin kazısı yapılmaktadır. Bu kazının yapıldığı nefin batı kısmında ise üç oda bulunur. Binanın ortasında pencereli ve kasnaklı bir kubbenin olması gerekirken, Salzmann yaptığı tamir sırasında mekânın üstünü kapatarak, kesme taştan kaburgalı büyük bir çapraz tonoz kullanmıştır.
M.S. 300'e doğru Patara refah içindeyken kentte yaşayan zengin buğday tüccarının bir oğlu olur ve ona Nicholaos adı verilir. Doğduğunda göğün bir hediyesi, ana-babasının dualarının ve sundukları adakların bir meyvesi, fakirlerin bir kurtarıcısı olarak dünyaya geldiğine işaret edilmiştir. Daha gençliğinde bile mucizeler yarattığına inanılır. Bu inanca göre inşa halindeki bir kilisenin yıkılmasıyla enkaz altında kalan Nicholaos, annesi ağlayıp inlerken, üzerine yığılan taşların altından sağlam olarak kurtulmuştur.
Bir süre sonra babası öldüğünde büyük bir servetin tek mirasçısı olmuş ve servetini yoksullara yardım için harcamaya karar vermiştir. Bu sırada Patara'da önceleri çok zengin olan bir şahıs fakirleşmiş ve kızlarının çeyizini yapamayacak duruma gelmiştir. Çaresizlikten kızlarını satmayı bile düşündüğü bir anda, Nicholaos durumu görerek onlara yardım etmeye karar verir. Kendini belli etmemek ve aynı zamanda gururlarını kırmamak için kızların evine gece gider. Onlar uykuda iken büyük kızın açık olan penceresinden çeyizine yetecek olan bir kese altını içeri atar. Sabah parayı bulan büyük kız çok sevinir ve kötü durumdan kurtulur.
Daha sonra ortanca ve küçük kızın çeyiz paralarını da karşılamak isteyen Nicholaos, pencereleri kapalı olduğu için bacadan atar. İşte Noel Baba'nın yılbaşında hediye bırakma öyküsü böylece doğar. İkonalarda ve resimlerde de Nicholaos'ın üç altın top ile gösterilmesi bu yüzdendir.
Aziz Nicholaos'un yaşamıyla ilgili bir öykü de şöyledir;
Nicholaos hacı olmak üzere Kudüs'e gider. Geri dönüşünde fırtınaya tutulan gemiyi dualarıyla batmaktan kurtarır, ayrıca denize düşerek boğulan bir denizciyi de diriltir. O günden sonra Aziz Nicholaos denizcilerin de koruyucu azizi olarak kabul edilmiştir.
Nicholaos bir müddet sonra Patara'nın komşu kenti Myra'ya göç eder. Myra Başpiskoposu ölmüş yerine geçecek kişi üzerinde anlaşma sağlanamamıştır. Bunun üzerine sabah kiliseye ilk gelen kişinin başpiskopos olması kararlaştırılır. Aziz Nicholaos kiliseye ilk gelen kişi olarak başpiskopos seçilir. Burada da mucizelerine devam ederek üç generali ölümden kurtarır. Diğer bir öyküsü ise şöyledir:
0 yıl Myra'da kıtlık çıkar. İskenderiye'den Byzantion'a mısır götüren bir filo Myra'nın limanı olan Andriake'ye uğrar. Nicholaos hemen limana koşar ve her gemi başına bir miktar mısır vermelerini ister. Gemiciler Byzantion'a vardıklarında istemeyerek verdikleri mısırların yerlerinde olduğunu hayretle görürler.
Hıristiyanlara karşı olan İmparator Diocletianus ve Licinius zamanında Nicholaos da diğer Hıristiyanlar gibi bir ara hapsedilmiştir. M.S. 325 tarihinde Hıristiyanlık içindeki problemleri çözmek için İznik'teki (Nikaea) meclis toplantısına Myra Başpiskoposu olarak katılır. Yolda giderken bir handa öldürülerek salamura yapılmış üç çocuğu dirilttiği daha sonra Bonaventure adlı bir kilise adamı tarafından iddia edilmiştir. Ögrencilerin de koruyucusu olduğuna inanılan Aziz
Nicholaos'un 6 Aralık 343'te 65 yaşında iken öldüğü sanılmaktadır. Myralılar onun adına bir kilise yaparak içindeki lahitte onu sonsuz uykusuna bırakmışlardır.
Haçlı Seferleri sırasında 20 Nisan 1087'de Bari'den gelen tüccarlar kemiklerini çalıp Bari'ye götürmüş ve yaptıkları bazilikaya gömmüşlerdir. onun olduğu sanılan geride kalmış bir kısım kemik ise bugün Antalya Müzesi'nde saklanmaktadır.
Noel Baba Kilisesi
Aziz Nicholaos öldüğünde yapılan kilise veya şapel 529 yılındaki zelzelede yıkılınca daha büyük belki de bazilika tipinde bir kilise yapılmıştır. Peschlow, büyük apsisin güney tarafında eşit apsisli iki küçük mekân ile bugünkü binanın kuzey yan nefinin büyük kısmının bu ilk yapıya ait olduğunu tahmin etmektedir. Bu kilise VIII. yüzyılda zelzele veya Arap akınlarıyla yıkılmış, daha sonra tekrar yenilenmiştir. 1034 yılında Arap donanmasının denizden yaptığı akınlarla harap olmuştur. On yıl harap durumda kalan kilisenin 1042'de Bizans İmparatoru IX. Konstantin Monomakhos ve eşi Zöe tarafından tamir ettirildiği kitabesinden anlaşılmaktadır. XII. yüzyılda binaya bazı ekler yapılmış, kilise tekrar onarılmıştır.
XIII. yüzyılda Türklerin eline geçen Myra'da, kiliseyi serbestçe ibadet etmek için kullandığını ve kilisede bazı onarımların yapıldığını anlıyoruz. 1738'de büyük kilisenin yanındaki şapel tamir edilmiştir. 1833- 1837 yılları arasında Anadolu'yu gezen C. Texier, Myra'ya da uğramış ve kitaplarında kiliseden bahsetmiştir. Ondan on yıl kadar sonra 1842 yılı Mart ayında Teğmen Spratt ile Prof. Forbes de Myra'ya gelmiş, kilisenin bir krokisini çıkarmışlar ve kilisenin yanında bir manastırın olduğunu görmüşlerdir.
1853 yılında Kırım Harbi sırasında Ruslar kilise ile ilgilenmişler ve burada bir Rus kolonisi kurmak için Anna Golicia adındaki Rus kontesi adına toprak almışlardır. Ancak Osmanlı Devleti işin siyasî yönünü farkedince Rusların aldıkları toprakları geri almış, yalnızca kilisenin onarım istekleri kabul edilmiştir. Böylece 1862 yılında August Salzmann adında bir Fransız, Nicholaos Kilisesi'nin onarımı ile vazifelendirilmiştir. Bu restorasyonlar kilisenin aslını bozacak kadar kötü yapılmıştır. Bu restorasyon sırasında 1876'da bugün görülen çan kulesi de ilave edilmiştir.
Birçok kentin koruyucu azizi olan Noel Baba'ya adanmış iki bine yakın kilise bulunmaktadır. O'nun yaşam öyküsü ve mucizeleri birçok kitapta yer almış, ancak en eskisi 750-800 yılları arasında Byzantion'da Stadion Manastırı Başkeşişlerinden Michael tarafından yazılmıştır. Şimdi biz Anadolu Bizans mimarisinin ilgi çekici bir yapısı olan St. Nicholaos Kilisesi'ni beraberce gezelim.
Müze girişinden sonra taş döşeli yoldan aşağıya doğru inilir. İnerken Noel Baba'nın heykeli solumuzda yeşillikler içinde görülür.
IV. yüzyılda burada bulunan tek kubbeli kilisenin güneyine VIII. yüzyılda haç şeklinde bir şapel ile kuzey tarafına da eklemeler yapılmıştır. Ayrıca 1862-63 senelerinde de binaya dış narteks ile iç narteksin bazı kısımları ilave edilmiştir.
Binanın esas girişi batı yönünde olmasına karşılık biz gezi yönünde anlatmayı daha uygun bulduk. Bugün iki sütunu ayakta kalmış bir avludan bir iki basamakla Bizans Devri'nde ilave edilmiş güney nefine inilir. Haç biçimli bu bölümün doğu kısmında üç kemerli pencereye sahip bir apsis yer alır. Apsisin önünde orijinal stylobat ile ortasında altar kaidesi hâlâ görülür. Apsis nişinin içinde yer yer renkleri kaybolmuş ve belirsizleşmiş aziz figürleri vardır. Bunların altındaki küçük niş içindeki fresko Noel Baba'ya aittir. Bu bölüm ve esas kilisenin güneydoğu şapelinin tabanlarında farklı desenlerde mozaik panolar görülür. Batı yönünde merdivenlerin karşısındaki niş içerisinde İsa, Meryem ve Yahya freskoları vardır.
Buradan iyi muhafaza edilmiş kapı çerçevesi bizi lahitlerin bulunduğu kısma, yani haç biçimli şapelin uzun kısmına çıkartır. Lahitlerin yer aldığı nişler içindeki freskolar bugün net olarak görülmese bile çeşitli aziz tasvirlerini içeren freskolar ile bezenmiştir. Kuzey duvarındaki ilk nişle sütunların üzerinde Meryem freskosu ilginç örneklerdir. Noel baba freskosunun bulunduğu ikinci niş sütununun ters konduğu yazılarından anlaşılmaktadır.
Nişler içinde yer alan lahitlerden birinci niş içindeki akarthus yaprakları ile süslü Roma Devri lahdinin Noel Baba'ya ait olduğu kabul edilir. Hatta Noel Baba'nın denizcilerin de azizi olmasından dolayı lahdin üzerinin balık pulu desenleriyle süslendiği söylenir. 20 Nisan 1087'de Bari'li korsanlar, Noel Baba'nın kemiklerini almak için lahdi kırmışlar, bazı kemikleri alarak Bari'ye götürmüşlerdir.
İkinci niş ile karşısındaki nişte bulunan lahitler sadedir. Burada nişler içindeki lahitlerden başka yerde iki mezar daha bulunmaktadır. Buradan bir kapı ile kilisenin iri blok levhalarla döşeli avlusuna geçilir. Avluda ise bir niş içerisinde boşaltılmış iki mezar bulunur. Yanında bulunan mermer üzerinde haç ve çapa motifi Noel Baba için yapılmış olmalıdır. Solda duvar içine yerleştirilmiş mezardaki kitabede 1118 tarihi yer alır. Avludan önce dış nartekse, sonra üç kapı ile ana mekâna (naos) açılan iç nartekse geçilir. Burası gruplar halinde piskoposların resmedildiği freskolarla süslenmiştir. Buradan geçilen esas mekân üç kemerle yan neflere açılır. Ana mekânın güneyinde iki nef vardır. İkinci nefte niş içindeki lahitte Noel Baba'nın mezarı olduğu söylenir ise de üzerindeki kadın erkek kabartması bunun böyle olmadığını gösterir. Yan nefin karşısındaki niş içerisinde ise bir başka mezar vardır. Kuzey nefin kubbesinde Hz. İsa ve 12 havarinin freskoları bulunur. Yanda ise yan nefin kazısı yapılmaktadır. Bu kazının yapıldığı nefin batı kısmında ise üç oda bulunur. Binanın ortasında pencereli ve kasnaklı bir kubbenin olması gerekirken, Salzmann yaptığı tamir sırasında mekânın üstünü kapatarak, kesme taştan kaburgalı büyük bir çapraz tonoz kullanmıştır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







